You are currently viewing “İstanbul ve Kediler: Tarihsel ve Kültürel Bir İlişki”
<span class="bsf-rt-reading-time"><span class="bsf-rt-display-label" prefix="Okuma Süresi"></span> <span class="bsf-rt-display-time" reading_time="23"></span> <span class="bsf-rt-display-postfix" postfix="Dakika"></span></span><!-- .bsf-rt-reading-time -->

“İstanbul ve Kediler: Tarihsel ve Kültürel Bir İlişki”

İstanbul’un taş sokaklarında yürürken, bir köşe başında kıvrılmış uyuyan bir kediye rastlamamak neredeyse imkânsızdır. Yüzyıllardır bu kadim şehirle birlikte var olan, minarelerin gölgesinde uyuyan, saray bahçelerinde sessizce süzülen bu zarif canlılar; İstanbul’un yalnızca sessiz sakinleri değil, aynı zamanda hafızasıdır. Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu çok katmanlı tarih içinde, belki de en tutarlı tanıklığı onlar yapmıştır.

İstanbul, yalnızca tarihi ve mimari zenginlikleriyle değil, aynı zamanda sokak kedileriyle de ünlü bir şehirdir. “Kedi Şehri” olarak anılan bu eşsiz kentte bugün on binlerce kedi özgürce sokaklarda dolaşmakta, cami avlularında güneşlenmekte ve mahalle halkıyla iç içe bir yaşam sürmektedir. Nitekim 2019 yılında The New York Times gazetesi, 15 milyon nüfuslu İstanbul’da yaklaşık 125.000 sokak kedisinin yaşadığını tahmin etmiştir. Bu çarpıcı rakam, İstanbul’un kedilerle kurduğu bağın sadece geleneksel değil, aynı zamanda güncel ve yaşayan bir gerçeklik olduğunu gözler önüne serer. İBB’nin verilerine göre ise İstanbul’da ; 162 bin 970 kedi, 128 bin 900 köpek olmak üzere 291 bin 870 sokak hayvanı olduğu öngörülüyor.

Bu kapsamlı yazıda, İstanbul’un kedilerle olan benzersiz ilişkisini tarihsel, kültürel ve bilimsel bir perspektifle ele alacağız. Osmanlı döneminden modern zamanlara uzanan bu ilişkide kedilerin nasıl bir rol üstlendiğini; toplumun, dinin ve devletin kedilere nasıl yaklaştığını; şehir ekolojisindeki katkılarını ve İstanbul’un kimliğindeki yerlerini irdeleyeceğiz. Çünkü bir şehri anlamak, bazen o şehrin sokaklarında sessizce dolaşan kedilere dikkat kesilmekle başlar.

Arka planda İstanbul’un simgelerinden biri olan Boğaziçi Köprüsü ve renkli semt evleri uzanıyor. Öndeyse bu şehrin gerçek sahibi, bir sokak kedisi.

Kediler Traklar Döneminde İstanbul’da mıydı?

İstanbul Boğazı çevresinde M.Ö. 13. yüzyıldan itibaren yaşamış olan Trak kabileleri, bu bölgenin bilinen en eski yerli halklarındandır. Traklar, hayvancılık, avcılık ve tarımla uğraşan, doğayla iç içe yaşayan göçebe-yerleşik arası bir yaşam biçimine sahipti. Arkeolojik ve etnografik bulgulara göre Trak kültüründe at, kurt ve yırtıcı kuşlar, hem mitolojik hem de pratik anlamda önemli sembollerdi. Bu hayvanlar savaşçılığın, yol göstericiliğin ve doğayla uyumun temsili olarak Trak sanatında ve dini inanışlarında yer bulmuştur.

Ancak bugüne kadar yapılan kazılarda, Trak kültüründe evcil kedilere (Felis catus) dair doğrudan bir bulguya — ne kemik fosiline ne de figüratif betimlemeye — rastlanmamıştır. Bu durumun birkaç nedeni olabilir. Öncelikle, evcil kedilerin atası olan Afrika yaban kedisi (Felis lybica), ilk olarak Mısır ve Levant (bugünkü İsrail, Filistin, Suriye ve Lübnan) çevresinde evcilleştirilmiştir. Bu süreç tahminen M.Ö. 2000’lerden itibaren başlamış ve Akdeniz coğrafyasına zamanla yayılmıştır. Ancak Trakya ve İstanbul bölgesi, M.Ö. 13–8. yüzyıllar arasında bu kültürel ve zoolojik geçişin henüz çok erken kuşağında yer alıyordu. O dönemde İstanbul, henüz bir ticaret limanı ya da kültürel alışveriş merkezi haline gelmemişti.

Trak toplumunun hayvanlarla kurduğu sembolik ilişki oldukça güçlüydü; buna rağmen kedi, bu semboller arasında yer almamıştır. Bu durum, kedinin henüz Trak toplumları tarafından evcilleştirilmediğini ya da önemli görülmediğini düşündürmektedir.

Yine de tamamen dışlanamayacak bir ihtimal vardır. Traklar, Hititler, Mikenler ve Ege Adaları halklarıyla temas halindeydiler. M.Ö. 2. binyılda Mısır’dan Akdeniz’e yayılan kediler, bu etkileşimler aracılığıyla Trakya kıyılarına kadar ulaşmış olabilir. İstanbul’un Karadeniz ile Ege’yi bağlayan stratejik konumu, ilerleyen yüzyıllarda olduğu gibi o dönemde de hayvan hareketliliği ve kültürel geçişler için doğal bir kanal teşkil etmiş olabilir.

Roma İmparatorluğu’nun fethinden önce Trakya’da yaşayan kabileler. Veriler, The Thracians 700 BC–AD 46 adlı kaynaktan alınarak tarafımdan hazırlanmıştır.

Traklar Kimdir? – Boğazın İlk İnsanları.

Coğrafi Konum ve Yaşadıkları Alan

Traklar (Latince: Thraces), M.Ö. 2. binyılın sonlarından itibaren, Balkanlar’dan Trakya’ya, oradan da İstanbul Boğazı ve Marmara çevresine kadar geniş bir alanda yaşamış olan Hint-Avrupa kökenli savaşçı topluluklardır. Trakya adını onlardan alır. Bugünkü Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, İstanbul’un Avrupa yakası ve Boğaz çevresi, Trakların yurt edindiği topraklardı.

Köken ve Kimlik

Traklar, net sınırları belirlenememiş ama oldukça yaygın bir etno-linguistik gruptur. Proto-Hint-Avrupa kökenli oldukları düşünülür. Antik Yunan kaynakları (örneğin Herodot), Trakları sayıca çok ama birleşemeyen, özgür ruhlu, savaşçı ve müzik tutkunu bir halk olarak tanımlar. Bu dağınık yapıları nedeniyle asla büyük bir imparatorluk kuramamış, ama bölgesel krallıklar ve beylikler halinde var olmuşlardır.

Toplumsal Yapı ve Kültür

  • Savaşçılık: Traklar, Antik Çağ’da özellikle cesaretleri ve vahşi savaşçı karakterleriyle bilinir. Yunanlılar onları “barbar” olarak tanımlasa da aslında kendilerine özgü bir askeri kültüre sahiplerdi.
  • At Kültürü: Trak kültüründe at, çok önemliydi. Atlı savaşçıları, zırhlı süvarileri ve at figürleri mezarlarda sıkça görülür.
  • Müzik ve Dans: Frigyalıların lirine benzer çalgılar, flüt ve ritmik danslar Trak kültürünün önemli bir parçasıydı. Tanrılarla bağlantılı mistik danslar ve törenler yaygındı.
  • Dinî İnançlar: Trakların inanç sisteminde doğa güçleri, yerel tanrılar ve özellikle Dionysos benzeri mistik tanrılar öne çıkıyordu. Orpheus mitosu da Trakya kökenlidir. Ahiret inancı güçlüydü; mezar odaları ve tümülüsler çok yaygındır.

Arkeolojik Kalıntılar

Traklara ait en çok kalıntı, Bulgaristan’da Plovdiv (eski Philippopolis), Türkiye’de ise Lüleburgaz, Vize, Silivri, İstanbul’un batısı ve Tekirdağ çevresinde bulunmuştur. Büyük höyükler, tümülüs mezarları, tunç silahlar, altın süs eşyaları ve hayvan figürlü seramikler bu halkın zenginliğini ve sembolizmini yansıtır.

Hayvanlarla İlişkisi

Traklar doğayla iç içe yaşardı. Özellikle at, kurt ve kuş figürleri kutsaldı. Ancak kediye dair doğrudan bir iz yoktur. Trak sembolizminde yırtıcı ama özgür ruhlu hayvanlara odaklanılmış, evcilleştirilmiş hayvanlar daha geri planda kalmıştır. Bu da onların doğaya hükmetmekten çok onunla yaşama eğilimlerini gösterir.

Trakların Sonu

Traklar, zamanla Persler, Makedonlar (Büyük İskender), Romalılar gibi büyük imparatorlukların egemenliği altına girdiler. M.Ö. 1. yüzyıldan itibaren Roma’nın Thrakia Eyaleti haline gelen bölge, kültürel asimilasyon sürecine girdi. Yine de Trak kimliği, yer yer Roma dönemine kadar yaşamaya devam etti.

Kısaca Traklar

Balkanlar’dan Trakya’ya yayılan Hint-Avrupa kökenli savaşçı halk

  • İstanbul’un bilinen ilk sakinleri
  • Kültürüyle Yunan mitolojisine ve Orta Çağ Avrupa efsanelerine etki etmişlerdir
  • Doğayla simbiyotik, özgürlükçü ve ruhani bir yaşam tarzına sahiptiler

Arkeolojik açıdan bakıldığında, İstanbul çevresindeki Trak yerleşimlerinde şu ana kadar kediye ait fosil ya da ikonografik bir objeye rastlanmamıştır. Ancak Trakya dışında, özellikle Anadolu’nun batı kıyılarında — örneğin Assos ve Efes çevresinde — M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen, kediye benzer küçük yırtıcı memelilerin kemikleri tespit edilmiştir. Bu bulgular doğrudan evcil kediye ait olmasa da, türün yayılma süreci hakkında fikir vermektedir.

Sonuç olarak, Traklar döneminde İstanbul’da kedilerin yaşadığına dair doğrudan bir kanıt bulunmasa da, bu dönemde kurulan ekolojik ve kültürel altyapı, kedilerin daha sonra bu bölgeye kolayca adapte olmasını sağlayacak zemini hazırlamıştır. Özellikle Byzantion’un kurulmasıyla birlikte liman ticaretinin başlaması, kedilerin İstanbul’a gelişini hızlandıracak önemli bir dönüm noktası olacaktır.

Kediler Megaralılar Döneminde Byzantion’da mıydı?

M.Ö. 667 yılında, Yunanistan’ın Megara kentinden yola çıkan denizci kolonistler, bugün Sarayburnu olarak bildiğimiz bölgede Byzantion adlı bir şehir devleti kurdular. Bu, İstanbul’un ilk organize kentleşme deneyimidir. Byzantion, hem doğal limanı hem de Karadeniz ile Ege’yi birbirine bağlayan eşsiz konumu sayesinde kısa sürede önemli bir ticaret ve denizcilik merkezi haline geldi. Bu dönemle birlikte, bölge artık sadece doğaya uyum sağlayan göçebe halkların değil, sistemli şehir kültürü olan bir toplumun merkezine dönüşüyordu. Ve bu dönüşüm, yalnızca insanlar için değil, hayvanlar için de yeni bir dönemin kapılarını aralıyordu.

Antik Yunan kentlerinde hayvanlar günlük yaşamın önemli bir parçasıydı. Köpekler bekçilik ve avcılıkla ilişkilendirilirken, kediler genellikle pratik sebeplerle — özellikle fare avcılığı gibi işler için — tutuluyordu. Ancak bu dönemde kediler henüz Antik Yunan yaşamında yaygın ev hayvanları değildi. Bu alışkanlık, büyük ölçüde Mısır’dan gelen kültürel etkilerle şekillenmeye başlamıştı. Mısır’da kutsal sayılan kediler, ticaret yolları aracılığıyla Akdeniz’e yayılıyor; denizciler tarafından gemilerde kemirgenleri kontrol etmek amacıyla besleniyordu. Bu kediler, zamanla liman kentlerinde karaya çıkıp şehir yaşamına karışmaya başlamıştı. Byzantion gibi bir liman kenti, bu kültürel ve biyolojik göçün uğrak noktalarından biri olmaya son derece uygundu.

Megaralılar Kimdir? – İstanbul’un Kurucuları.

Coğrafi Köken ve Kimlik

Megaralılar, Antik Yunan dünyasının önemli şehir devletlerinden biri olan Megara kentinin halkıdır. Megara, günümüzde Atina yakınlarında yer alır ve özellikle M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda Yunan kolonicilik hareketinin en aktif merkezlerinden biri olmuştur. Denizcilikte ve şehir kurmada usta olan Megaralılar, ticaretle büyüyen, bağımsızlıkçı ve girişimci bir yapıya sahipti. Bu özellikleriyle hem Batı hem de Doğu Akdeniz’de çok sayıda koloni kurmuşlardır.

Kolonizasyon Hareketleri ve Byzantion’un Kuruluşu

Megaralılar, Batı Akdeniz’de Sicilya’daki Megara Hyblaia, Kuzey Afrika’daki Leptis Magna, İtalya’da Selinus gibi koloniler kurarken, Doğu’da da çok önemli bir adım atarak M.Ö. 667 yılında Byzantion’u (bugünkü İstanbul) kurdular.

Efsaneye göre, Megaralılar bu kenti kurmadan önce Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na danışmışlar, kahin ise onlara “körlerin karşısına şehir kurun” demiştir. Bu sözün anlamı, Sarayburnu’na karşı kıyıdaki Kalkhedon (Kadıköy) halkının boğazın avantajlarını göremeyecek kadar kör olduklarını ima eder. Megaralılar da bu işareti takip ederek Boğaz’ın en stratejik noktasında Byzantion’u inşa etmişlerdir.

Ticaret, Denizcilik ve Kültürel Yönleri

Megaralılar güçlü bir ticaret ağı kurmuş, özellikle Karadeniz ve Ege ticaretinde etkin olmuşlardır. Gemicilikteki becerileriyle tanınan bu halk, kurdukları kolonilere Yunan kültürünü taşımış, polis (şehir devleti) sistemini Akdeniz’e yaymışlardır.

Toplumsal yapıları genellikle aristokrat ailelerin yönettiği oligarşik düzende şekillenmiştir. Aynı zamanda Atina ile sürekli siyasi ve ekonomik rekabet içindeydiler. Bu yüzden Attika bölgesinden dışlanan bazı gruplar Megara’ya sığınır ve burada kolonizasyon fırsatlarına katılırdı.

Sanat, Mitoloji ve Felsefeye Katkılar

Megaralılar, Antik Yunan kültürüne sanatsal ve felsefi anlamda da katkıda bulunmuşlardır. Özellikle Megaralı Eukleides, Sokrates sonrası dönemde kurulan Megaralılar Okulu adlı felsefe ekolünün kurucusudur. Bu ekol, mantık ve etik konularında önemli fikirler geliştirmiştir.

Mitolojide ise Megaralılar genellikle deniz tanrıları ve yerel efsanelerle öne çıkar. Megara kentinin koruyucu tanrısı Apollon’dur ve denizcilik kültü ile sıkı sıkıya ilişkilidir.

Hayvanlarla İlişkisi ve Kediler

Megaralıların hayvanlarla ilişkisi tipik bir Yunan karakteri taşır: köpekler, bekçilik ve av için; keçiler, süt ve et için; at, ulaşım ve statü için kullanılırdı. Kediler ise bu dönemde henüz Yunan coğrafyasında çok yaygın değilse de, ticaret yoluyla Mısır’dan gelen kültürel etkilerle yavaş yavaş liman kentlerine sızmaya başlamıştı.

Byzantion’un bir liman şehri olarak kurulması, Afrika yaban kedisi soyundan gelen evcil kedilerin bu coğrafyada ilk kez görünmeye başlamasına uygun bir zemin oluşturmuştur. Henüz sembolik veya dini anlam yüklenmeseler de, kediler farelerle mücadele aracı olarak liman yaşamında pratik bir yer edinmiş olabilirler. Bu da, ilerleyen dönemlerde kedilerin şehir hayatında kalıcı hale gelmesinin ilk adımları olarak değerlendirilebilir.

Sonrası ve Etkileri

Megaralılar Byzantion’u kurduktan sonra bu şehir, Roma İmparatorluğu dönemine kadar yarı bağımsız bir Yunan kolonisi olarak yaşamını sürdürdü. Megara kültürü, mimarisi, ticari yapısı ve şehir planlamasıyla Bizans ve Osmanlı dönemlerine kadar İstanbul’un karakterine temel teşkil etti.

Kısaca Megaralılar

Byzantion aracılığıyla İstanbul’un tarihsel kimliğinin temel taşını oluşturmuşlardır.

Antik Yunan’ın önemli koloni kurucularındandır.

İstanbul’un kurucu halkı olarak kabul edilirler.

Ticaret, denizcilik, şehir planlaması ve felsefeye katkıları büyüktür.

Her ne kadar günümüzde Byzantion dönemine ait arkeolojik kazılarda doğrudan bir evcil kedi iskeleti ya da ikonografik temsile rastlanmamış olsa da, bölgedeki diğer Yunan kolonilerinde — özellikle Efes, Milet ve Rodos gibi merkezlerde — M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen kediye benzer küçük yırtıcı memelilerin kemikleri bulunmuştur. Bu bulgular doğrudan evcil kediye ait olup olmadıkları netleşmemiş olsa da, türün yayılım sürecini göstermesi açısından önemlidir. Bu dolaylı veriler, Byzantion’da da benzer bir sürecin yaşanmış olabileceğini, kedilerin farelerle mücadele amacıyla liman ve depo bölgelerinde barındırıldığını düşündürmektedir.

Antik Yunan sanatında kedi figürlerine az da olsa rastlanır. Örneğin bazı seramiklerde, kadın figürlerinin ayak ucunda betimlenen kedigillere benzeyen canlılar, kedilerin ev içindeki varlığına dair ipuçları sunar. Bu figürler, kedilerin özellikle kadınlara özgü zarafet, çeviklik ve sessizlik gibi sembollerle ilişkilendirildiğini düşündürmektedir. Ayrıca, antik Yunan toplumunda hayvanlara yönelik kötü muamele kimi zaman sosyal ayıplamaya ve hatta hukuki yaptırımlara konu olmuştur. Bu durum, Byzantion’da eğer kediler sokakta ya da evlerde yer bulmuşsa, onlara karşı toplumsal bir duyarlılığın gelişmiş olabileceğini de ima eder.

Byzantion’un kısa sürede gelişen ticareti ve çok kültürlü yapısı, farklı coğrafyalardan gelen hayvanların, alışkanlıkların ve sembollerin bu şehre taşınmasını da kolaylaştırmıştır. Limanlarda karaya çıkan denizci kediler, muhtemelen ilk etapta işlevsel nedenlerle kabul görmüş; ancak zamanla şehir yaşamının doğal bir parçası haline gelmiştir. Henüz kutsal ya da mitolojik bir figür olmasalar da, kediler bu dönemde sessizce var olmuş, şehirle birlikte evrim geçirmiştir.

Sonuç olarak, Megaralıların kurduğu Byzantion’da kedilerin yaşamış olduğuna dair doğrudan bir arkeolojik kanıt bulunmasa da, bölgenin konumu, ticaret yapısı ve kültürel bağlantıları, bu küçük yırtıcıların şehre ulaşması ve burada yer edinmesi için uygun bir ortam yaratmıştır. Kediler bu dönemde kutsal değil, sessiz çalışan birer görevli gibi; şehirlerin gürültüsüz bekçileri olarak konumlanmıştır. Bu “gizli ev sahipliği”, ilerleyen yüzyıllarda Roma ve Bizans dönemlerinde daha görünür ve kültürel olarak yerleşik bir ilişkiye dönüşecektir.

Kediler Roma Döneminde Byzantion’da mıydı?

Byzantion şehri, M.Ö. 667 yılında Megaralılar tarafından kurulmasından yaklaşık yedi yüzyıl sonra, M.S. 73 yılında Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girdi. Ancak bu dönemde şehir, tam anlamıyla bir Roma kenti haline gelmemiş; yarı özerk bir koloni olarak varlığını sürdürmüştü. Bu durum, M.S. 196 yılında Roma İmparatoru Septimius Severus’un şehri kuşatıp ele geçirmesiyle değişti. Byzantion ağır hasar aldı, ancak Severus’un kapsamlı yeniden inşa çalışmalarıyla, Roma şehircilik ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Böylece şehir, Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırında önemli bir merkez haline geldi.

Roma İmparatoru Septimius Severus’un (İ.S. 193–211) nasıl göründüğüne dair fotogerçekçi sanatsal bir yeniden canlandırma.

Bu siyasi ve fiziksel dönüşüm, şehirdeki hayvan yaşamını da etkiledi. Roma kültüründe kediler, Yunan ve Mısır kültürlerinin etkisiyle şekillenen bir statüye sahipti. Başlangıçta sadece fare ve yılan avlamak gibi pratik bir işleve sahip olan kediler, Roma’nın M.Ö. 30’da Mısır’ı fethetmesiyle birlikte daha sembolik ve estetik bir değer kazandılar. Mısırlıların kutsal kabul ettiği kedi figürü, Bastet kültü aracılığıyla Roma dünyasına taşındı ve özellikle aristokrat kadınlar arasında evcil hayvan olarak yaygınlaştı.

Kediler, Roma evlerinde artık yalnızca avcı değil; aynı zamanda zarafetin, doğurganlığın ve refahın bir simgesi olarak görülüyordu. Bazı Roma evlerinde kedilere özel alanlar ayrılıyor, hatta kedileriyle birlikte gömülen insanlara ait mezarlara rastlanıyordu. Roma dünyasında kediler hem gerçek hem de simgesel varlıklar olarak kabul görmeye başlamıştı. Bu anlayış, Severus döneminde yeniden inşa edilen ve Roma etkisiyle hızla değişen Byzantion’da da kendini göstermeye başlamış olabilir.

Altın küpeler, bir burun halkası ve gümüş bir wedjat (Horus’un Gözü) göğüs takısı takan oturur pozisyonda bir kediyi betimleyen içi boş döküm bronz heykel.
Muhtemelen Mısır, Sakkara kökenli, M.Ö. yaklaşık 600 yılı.

Roma’nın şehircilik sistemine göre düzenlenen yeni Byzantion’da, geniş caddeler, hamamlar, forumlar ve kamu yapıları inşa edilmiş; liman ve depo alanları gelişmişti. Kediler, özellikle bu yeni altyapıda — tahıl ambarları, kanalizasyon sistemleri ve hamamların bodrumları gibi yerlerde — kemirgenlerle mücadelede doğal bir çözüm olarak görülmüş olabilir. Liman ticaretinin canlanması, farklı kültürlerden gelen hayvanların da şehirde yer edinmesini kolaylaştırmıştır.

Bugün elimizde, Roma dönemi Byzantion’unda kedilerin varlığına dair doğrudan bir arkeolojik kanıt (iskelet ya da sanat eseri) bulunmasa da, Roma’nın diğer şehirlerinde — özellikle Pompeii ve Ostia Antica gibi merkezlerde — kedilerin heykelciklerine, mozaiklerdeki tasvirlerine ve yazıtlara rastlanmaktadır. Bu görsel kültürün Byzantion gibi gelişmekte olan bir Roma kentinde de benzer şekilde geliştiği düşünülmektedir.

Faun Evi’ndeki mozaik, Pompeii’de kedilerin var olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, Roma döneminde Byzantion’un fiziksel dönüşümüyle birlikte, kedilerin şehir yaşamındaki yeri de değişmeye başlamış; sessiz, işlevsel varlıklar olmaktan çıkıp daha görünür, saygı duyulan ve sembolleştirilen canlılara dönüşmüşlerdir. Artık sadece fare avlayan hayvanlar değil, aynı zamanda refahın ve ev içi zarafetin bir göstergesi olmuşlardır. Roma, kedilerin statüsünü yükselten bir uygarlık olmuş; Byzantion ise bu yeni kimliğin doğuda filizlendiği merkezlerden biri haline gelmiştir. Bu kültürel evrim, kedilerin Konstantinopolis döneminde artık şehir dokusunun ayrılmaz bir parçası olmasının önünü açmıştır.

Kediler Bizans Döneminde Konstantinopolis’te miydi?

Roma İmparatoru I. Konstantin, M.S. 330 yılında Byzantion’u yeniden inşa ederek, burayı “Nova Roma” yani Yeni Roma ilan etti. Kısa sürede şehir, hem siyasi hem de dini açıdan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti haline geldi ve adı Konstantinopolis olarak anılmaya başlandı. Bu dönüşümle birlikte şehir yalnızca mimari olarak değil, aynı zamanda kültürel, dini ve sosyal açıdan da büyük bir değişime sahne oldu. Yeni kurulan Hristiyan başkent, bin yılı aşkın bir süre boyunca Ortodoks Hristiyanlığın merkezi ve Bizans uygarlığının kalbi olarak varlığını sürdürdü. Bu uzun süreli uygarlık, şehirde yaşayan hayvanların — özellikle kedilerin — yaşam biçimini de dönüştürdü. Kediler artık sadece haşere kontrolünde görevli değil; aynı zamanda manastırlarda, evlerde, hatta kutsal mekânlarda barınan, sevilen ve korunan canlılara dönüştü.

Bizans İmparatorluğu’nun şehircilik ve yaşam düzeni Roma mirası üzerine kurulmuştu. Roma’daki birçok uygulama Bizans’ta da sürdü, ancak zamanla Hristiyanlıkla harmanlanarak farklı bir biçim aldı. Kediler, bu geçişin en net izlerini taşıyan canlılardandı. Özellikle fare ve sıçan gibi haşerelere karşı doğal savunma olarak kullanılan kediler, manastırlarda ve büyük kamu yapılarında sıkça beslenmeye başlandı. Ayasofya, Büyük Saray, manastırlar, kütüphaneler ve hatta hastaneler gibi yapılarda kediler birer koruyucu olarak görülüyor, hem eşyaları hem de kutsal kitapları zararlı kemirgenlerden uzak tutmakla görevlendiriliyordu. Bu kullanım yalnızca pratik bir amaç değil, aynı zamanda manevi bir huzur unsuru olarak da değerlendiriliyordu.

Erken Hristiyanlıkta kediye yönelik net bir olumsuz algı yoktu; aksine, birçok Ortodoks metinde ve halk inancında kediler zararsız, temkinli ve temiz yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Kedilerin sessizliği, sakinliği ve yalnızlığı, özellikle manastır yaşamındaki inziva ve sükûnet arayışıyla uyumlu bulunuyordu. Bu nedenle birçok keşiş ve rahip, inzivaya çekildikleri hücrelerde kedileriyle vakit geçirmiştir. Hatta bazı Bizans azizlerinin kedilere olan şefkatiyle ilgili kıssalar, halk anlatılarında yer bulmuştur.

Bizans’ın en büyük bilgi merkezlerinden olan Büyük Saray Kütüphanesi ve manastır kütüphaneleri, nadide el yazmalarını farelerden korumak için bilinçli olarak kedi besleyen alanlar haline gelmiştir. Kediler bu yapılarda hem işlevsel hem de sembolik bir rol üstlenmiştir: sessizlik ve bilgeliğin simgesi haline gelmişlerdir. Nitekim bu döneme ait el yazmalarında kenar boşluklarına çizilmiş küçük kedi figürleri bile bulunmuştur — bu, kedilerin hem fiziksel hem de kültürel olarak yazınsal mekânlara dahil olduğunu göstermektedir. Ayrıca Ayasofya gibi kutsal mekânlarda da kediler varlığını sürdürmüştür. Günümüzde bile Ayasofya’daki kediler, Bizans’tan günümüze kalan bu mirasın canlı temsilcileri olarak kabul edilir. En ünlü örnek, yakın geçmişte Gli adındaki kedidir. Farklı göz renkleriyle tanınan ve binlerce ziyaretçi tarafından fotoğraflanan Gli, Ayasofya’nın modern sembollerinden biri haline gelmiştir — ve bu geleneğin temeli büyük ölçüde Bizans dönemine uzanır.

Bizans Ortodoksluğunun bu kedilere karşı geliştirdiği merhametli ve işlevsel yaklaşım, yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmamış, geniş Doğu Hristiyan dünyasında da etkili olmuştur. Bu anlayışın en dikkat çekici örneklerinden biri, Kıbrıs’ta bulunan Aziz Nikolaos’un Kedileri Manastırı’dır. 4. yüzyılda, İmparator Konstantin’in annesi Azize Helena’nın, adadaki yılan istilasını kontrol altına almak için Mısır ve Filistin’den 1000 kedi getirdiği rivayet edilir. Manastır çevresine salınan bu kediler, her sabah çan sesiyle toplanır, beslendikten sonra çevredeki yılanları avlamak üzere dağılırdı. Bu uygulama zamanla o kadar benimsendi ki, manastır hem halk arasında hem de dini gelenek içinde “kedilerin korunduğu kutsal yer” olarak anılır oldu. Bu köklü gelenek, manastırın hem ismini hem de ününü günümüze kadar taşımıştır.

Konstantinopolis gibi kalabalık ve gelişmiş bir şehirde, kediler sadece kutsal mekânlarda değil, halkın arasında da yaygın bir şekilde bulunuyordu. Evlerde beslenen kediler, mutfakları ve depoları farelerden koruduğu gibi, sahipleri tarafından da sevgiyle bakılıyordu. Kentin pazar yerlerinde, limanlarında ve özellikle balıkçı mahallelerinde kedilere sıkça rastlanıyordu. Halk, bu hayvanlara zarar vermeyi uğursuzluk olarak görür; onlara iyi davranmaksa bir tür manevi erdem sayılırdı.

Bizans döneminde Konstantinopolis, yalnızca siyasetin ve inancın merkezi değil, aynı zamanda kedilerin kentsel varlık olarak yerleştiği bir medeniyet modeli haline geldi. Kediler burada hem kutsal hem gündelik yaşamın bir parçası oldular. Manastırda bir keşişin sessiz dostu, kütüphanede el yazmalarının koruyucusu, limanlarda balıkçının ortağı oldular. Roma döneminde görünürlük kazanan kediler, Bizans’la birlikte şehrin hafızasına kazındılar. Günümüzde İstanbul’un her köşe başında rastladığımız kedilerin sessizce oturduğu taşlar, aslında binlerce yıllık bir uygarlık geleneğinin üzerine kuruludur. Ve bu geleneğin en kararlı, en istikrarlı dönemlerinden biri de Bizans’tır.

Bizans’ta Kedilerin Korunması: Avrupa’dan Ayrışan Bir Merhamet Geleneği

İstanbul’un kadim semtlerinden Yenikapı’da, Marmaray kazıları sırasında karşılaşılan sıra dışı bir keşif, tarihin görünmeyen bir yönünü gün yüzüne çıkardı: kedi mezarları. 2004 yılında başlayan ve on yıl süren kazı çalışmaları sırasında bulunan bu iskeletler, sıradan hayvan kalıntılarından çok daha fazlasını ifade ediyordu. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi tarafından incelenen kemikler, Bizans döneminde kedilerin sadece yaşadığı değil, aynı zamanda korunduğu, beslendiği ve değer gördüğü bir şehir düzenine işaret ediyordu. Bulgular, bu kedilerin herhangi bir travmatik ya da patolojik hastalık izi taşımadığını, yani sağlıklı bir hayat sürdüklerini ortaya koydu. Bu da, onların gelişigüzel değil, özenle gömüldüğü anlamına geliyordu.

Yenikapı bölgesindeki kazılar sırasında ortaya çıkarılan kedi iskeletlerinden biri. (DHA Fotoğrafı).

Bu durumun önemi, aynı dönemde Avrupa’da yaşananlarla kıyaslandığında daha da belirginleşiyor. 11. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da, Katolik Kilisesi kedilere karşı yoğun bir düşmanlık geliştirmişti. Papa IX. Gregorius’un 1233 tarihli meşhur “Vox in Rama” fermanında kediler, “şeytanın dünyadaki temsilcisi” ilan edildi. Kedilerin gece parlayan gözleri, “şeytanın bakışı” olarak yorumlandı. Bu cehalet ve hurafelerle beslenen zihniyet, kedilere yönelik bir kıyım başlattı. Avrupa’nın dört bir yanında binlerce kedi yakıldı, işkenceyle öldürüldü. Hatta büyücülükle suçlanan yaşlı kadınlar, kedileriyle birlikte çuvallara konulup yakıldı. Bu toplu imha kampanyasının sonucu, yalnızca ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda salgın hastalıkların yayılması oldu. Fare nüfusu hızla arttı ve 14. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran kara vebanın yayılmasında bu durum önemli bir rol oynadı.

1555 yılında Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletindeki Regenstein’in Reinstein bölgesinde gerçekleşen bir cadı yakma olayı.

İşte tam bu dönemde, Bizans farklı bir yol izliyordu. İstanbul’da (o zamanki adıyla Konstantinopolis), özellikle Kumkapı, Yenikapı ve Aksaray gibi liman bölgelerinde faaliyet gösteren balıkçılar ve esnaf, kedileri düzenli olarak besliyor, onları dükkanlarında farelerden korunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşam sürdükleri canlılar olarak kabul ediyorlardı. Kediler bu dönem boyunca yalnızca işlevsel bir hayvan olarak değil, şehir hayatının sevilen üyeleri olarak yaşadılar. Kazılarda ortaya çıkarılan kedi mezarları da, onların rastgele değil, saygıyla gömüldüğünü ve bir tür hayvan mezarlığı kültürünün oluştuğunu gösteriyor.

Bu merhametli yaklaşımın arkasında, Bizans’ın yalnızca Roma mirasını değil, aynı zamanda İslam kültürünün insana ve hayvana dair hassasiyetlerini de benimsemesi etkili olmuş olabilir. Bizans ile doğu dünyası arasında güçlü bir kültürel alışveriş mevcuttu. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in kedilere karşı duyduğu sevgi ve onların korunmasına yönelik tavırları, Arap tüccarlar ve savaşçılar aracılığıyla kuzeye taşınmıştı. Bu etkileşim sonucunda, kedilere karşı daha şefkatli ve anlayışlı bir yaklaşım Bizans halkında da yerleşmiş görünmektedir. Hz. Muhammed’in kedi sevgisi, kedisine “Muezza” adını vermesi ve kedilerle birlikte yaşaması, bu hayvanların Müslüman kültüründe ideal evcil hayvan olarak görülmesinin önünü açtı. Bu anlayış, Bizans topraklarında da etkisini gösterdi ve Avrupa’nın “şeytanlaştırdığı” kediler, İstanbul’da korunup sevilen canlılara dönüştü.

Sonuç olarak, Bizans dönemi İstanbul’u, kedilere yönelik yaklaşımıyla Avrupa’dan dramatik biçimde ayrılan bir uygarlık örneği sunar. Kedilerin gözetildiği, beslendiği ve ölümlerinden sonra dahi onurlandırıldığı bir kültür inşa edilmiştir. Bu gelenek, Osmanlı’da vakıflarla kurumsallaşacak; günümüz İstanbul’undaki “kedi sevgisi” kültürünün temelini oluşturacaktır.

Hristiyanlıkta Kediler: Bizans Kiliselerinde Sessiz Dostlar

Kediler, Hristiyanlık tarihinde bazen sembolik şüpheyle, bazen ise sessizce işlevsellikleriyle kabul edilmiş canlılardır. Avrupa’nın Orta Çağ boyunca cadılıkla ilişkilendirerek kedilere yönelik sert tutumları tarihsel belgelerde sıkça görülürken, Doğu Hristiyanlığı yani Bizans Ortodoksluğu, kedilere karşı daha karmaşık ve zaman zaman koruyucu bir bakış geliştirmiştir. Bu bakış, özellikle İstanbul’daki Bizans kiliselerinde ve manastırlarında kendini açıkça göstermiştir.

Bizans’ta kiliseler, sadece ibadet yerleri değil; aynı zamanda bilgi, eğitim ve sağlık merkezleri işlevi gören çok yönlü yapılar olarak şekillenmiştir. Bu yapılarda fare ve diğer haşerelerle mücadele için kediler sıklıkla kullanılmış, ancak zamanla bu “pratik dostluk”, mekânsal ve kültürel bir yerleşikliğe dönüşmüştür. Kediler, kutsal alanlarda sadece tahıl ve el yazmalarını koruyan canlılar değil, aynı zamanda sessizlik, düzen ve temizliğin bir sembolü haline gelmiştir.

Özellikle manastırlarda kedilerin varlığı dikkat çeker. İnzivaya çekilen keşişlerin yanında, yalnızlıklarını paylaşan birer yoldaş olarak bulunmuşlardır. Kedilerin sessizliği, dikkatli adımları ve sakin doğası, manastır yaşamının sükûnet ve tefekkür atmosferine uygun görülmüştür. Ortodoks geleneğinde birçok keşişin hücresinde bir kedinin bulunduğu, onunla zaman geçirdiği, hatta hayvanlarla kurulan bu bağın bir tür ruhsal denge sağladığı düşünülmüştür.

Bu yaklaşıma dair aziz anlatıları da mevcuttur. 6. yüzyılda yaşamış şair Agathias Scholasticus, kedisi tarafından öldürülen kekliğine duyduğu üzüntüyü dile getirmiş ve kedisini cezalandırmıştır. Bu hikâye, sadece kedinin “avcı” doğasına değil, aynı zamanda insanla hayvan arasındaki ahlaki gerilime işaret eder. Bir başka örnekte, geç dönem Bizans halk hikâyelerinde yalnız ve kör bir kadının Parditzis adını verdiği kırmızı tüylü kedisiyle yaşadığı anlatılır. Bu hikâye, kedilerin hem yalnızlık giderici hem de sembolik koruyucu olarak algılandığını gösterir.

En dikkat çekici anlatılardan biri ise İmparatoriçe Zoe ve kedisi Mechlempe ile ilgilidir. Zoe’nin Mechlempe adlı uzun tüylü, doğulu kedisiyle olan ilişkisi, sadece sarayda değil, Bizans aristokrasisinde de kedilerin duygusal bir yer kazandığını ortaya koyar. Mechlempe’nin saray meclislerine katılması, zaman zaman esnemesiyle dikkat çekmesi gibi ayrıntılar, Tzetzes gibi yazarlar tarafından kayda geçirilmiştir. Bu anlatılar, kedilerin yalnızca halk arasında değil, imparatorluk düzeyinde de benimsenen canlılar olduğunu gösterir.

Kiliselerde kedilerin varlığına dair en somut belgelerden biri ise Ayasofya’daki kedilerdir. Ayasofya, Bizans döneminde inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca hem bir kilise, hem cami, hem müze, hem de tekrar ibadethane olarak varlığını sürdürmüştür. Ayasofya’daki kediler, tarih boyunca bu yapının bir parçası olmuştur. Günümüzde bile Ayasofya’da serbestçe dolaşan kediler, bu geleneğin kesintisiz mirasçısıdır. Özellikle yakın dönemde tanınan Gli adlı kedi, yerli ve yabancı binlerce ziyaretçinin dikkatini çekmiş, Ayasofya’nın adeta sembolü haline gelmiştir. Bu durum, Bizans’tan günümüze uzanan “kilise-kedi” ilişkisinin ne kadar güçlü bir kültürel hafızaya sahip olduğunu gösterir.

El yazması metinlerde de zaman zaman kenar süslemelerinde küçük kedi figürlerine rastlanması, kedilerin sadece fiziksel değil, sembolik ve sanatsal bir varlık olarak da kilise kültürüne dahil edildiğini gösterir. Sessizlikleri, gece aktiflikleri ve dikkatli gözlemleriyle kediler, maneviyatla ilişkilendirilmiş ve sükûnetin simgesi olarak görülmüştür.

Hz. Muhammed ve Kediler: Merhamet, Temizlik ve Birlikte Yaşama Kültürü

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in hayvanlara olan şefkati, sadece bireysel bir duyarlılık değil, zamanla bir medeniyetin temel ahlaki ve kültürel unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu şefkatin en çok öne çıktığı hayvanlardan biri ise kedidir. İslam geleneğinde kedi, yalnızca evcil bir hayvan değil, aynı zamanda temizlik, nezaket ve zararsızlıkla özdeşleştirilmiş kutsal bir dosttur.

Hz. Muhammed’in kedilere olan ilgisi ve koruyucu tavrı, hadislerde, siyer kitaplarında ve İslami halk anlatılarında çeşitli biçimlerde yer almıştır. En meşhur örneklerden biri, Peygamber’in kedisi Muezza ile olan ilişkisidir. Rivayete göre, bir gün Muezza Peygamber’in cübbesinin üzerinde uyuyakalmış, Hz. Muhammed de onu uyandırmamak için cübbesinin eteğini keserek kalkmıştır. Bu küçük ama derin davranış, İslam dünyasında hayvana gösterilen merhametin ne denli önemli olduğunun sembolü haline gelmiştir.

Bu kıssa zamanla halk arasında daha manevi ve sembolik anlamlarla derinleşmiş; bazı anlatımlarda Hz. Muhammed’in kediyi severken elinin izi kedinin vücuduna geçtiği ve orada bir mühür gibi kaldığına inanılmıştır. Özellikle kedilerin sırtında ya da alnında bulunan belirgin şekiller — örneğin “M” harfine benzeyen desenler — halk tarafından “peygamberin mührü” ya da “el izi” olarak yorumlanmıştır. Bu tür kediler, birçok coğrafyada özel saygı gören, korunması gerektiğine inanılan canlılar haline gelmiştir.

Bu davranış sadece duygusal bir örnek değil, aynı zamanda İslam’da hayvan hakları ve birlikte yaşam etiği açısından da bir mihenk taşıdır. Kediler, Peygamber’in yaşadığı dönemde Medine sokaklarında serbestçe dolaşır, camilere girer çıkar, hatta zaman zaman Peygamber’in minberinde oturdukları bile rivayet edilir. Hz. Muhammed, bu hayvanları kovmamış, aksine onların varlığını Allah’ın yaratılış düzeninin bir parçası olarak görmüştür.

İslam hukukunda da kedilere özel bir yer tanınmıştır. Örneğin şeriatta kedi, “tâhir” yani temiz hayvanlar sınıfında yer alır. Kedinin içtiği su, döküldüğü eşyalar veya dolaştığı ortam necis (pis) sayılmaz. Bu anlayış, kedilerin ev içinde özgürce dolaşmasına ve camilere rahatça girmesine olanak sağlamıştır. Birçok camide hâlâ kedi görmek bu geleneğin canlı bir yansımasıdır.

Ayrıca Hz. Muhammed, hayvanlara karşı kötü muameleyi kesin bir dille yasaklamıştır. Kedilere zarar vermek, aç bırakmak, kapalı bir yere hapsedip ölümlerine sebep olmak gibi eylemler, sahih hadislerde şiddetle eleştirilmiştir. Hatta bir hadis-i şerifte, bir kadının bir kediyi açlıktan öldürdüğü için cehennemlik olduğu bildirilmiştir:

“Bir kadın, bir kediyi hapsetmiş, ne yedirmiş ne içirmiş, ne de salıverip yerin böceklerinden yemesine izin vermiştir. Bu yüzden cehenneme girmiştir.”
(Buhârî, Edeb 27; Müslim, Selâm 151)

Bu rivayet, İslam’da hayvanlara eziyetin ne kadar büyük bir günah sayıldığını açıkça ortaya koyar. Hz. Muhammed’in örnekliği sadece bireysel ahlak düzeyinde kalmamış, zamanla İslam coğrafyasında kediye yönelik özel bir kültürel duyarlılığın oluşmasına neden olmuştur. Arap Yarımadası’ndan Kuzey Afrika’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada, kediler hem korunmuş, hem de halk arasında bereket ve şefkatin simgesi olarak görülmüştür. Bu kültürel aktarım, Bizans dünyasını da etkilemiş; özellikle doğu ve güneydoğu Akdeniz limanlarında Müslüman tüccarlarla temas halindeki Hristiyan toplumlarda da kedilere yönelik olumlu yaklaşımlar gelişmiştir.

Bizans Edebiyatında ve Kültüründe Kediler: Kurnazlık, Kararsızlık ve Saray Sevgisi Arasında

2011 yılında Atina’da düzenlenen “Bizans’ta Hayvanlar ve Çevre (7. – 12. yüzyıl)” başlıklı sempozyumda Bizans tarihçisi Ewald Kislinger, sunumunu kedilere adadı. “Bizans Kedileri” adlı bu çalışmada, hem antik dillerdeki kedi sözcükleri hem de Bizans’ın kedilere yaklaşımı derinlemesine ele alındı. Antik Yunanca’da kedilere önce “ailouros” (αἰλούρος, sansar ve gelincik anlamına da gelir) daha sonra “gale” (γάλη) denmiş, Roma döneminde “cattus” terimi ortaya çıkmış, Bizans’ta ise bu sözcük “kattos”, halk arasında da “gata” şekline dönüşmüştür.

Peki, Bizans’ta kediler sevilir miydi? Edebiyat ve halk inançları bu konuda çelişkili sinyaller verir. Theodoros Prodromos tarafından kaleme alınan “Ta schede tou myos” (Katomyomahia) adlı eserde klasik kedi-fare çatışması anlatılır ve kedinin zaferi kurnazlığı sayesinde olur. Bu anlatıda olduğu gibi, Bizans edebiyatında kedi genellikle hileci ve sinsi olarak betimlenmiştir. Benzer şekilde 16. yüzyıldan kalma “Ὁ κάτης καὶ οἱ ποντικοί” (Kedi ve Fareler) adlı başka bir metinde de kedinin kurnazlığı vurgulanır.

Kediler sadece hileyle değil, temizlik algısıyla da sınanmıştır. Fareler, köpekler, yılanlar ve kurbağalar gibi kediler de Bizans kültüründe çoğu zaman “kirli” ve yenmeye uygun olmayan hayvanlar arasında sayılmıştır. Bazı dönemlerde ise şeytanı veya kötü ruhları temsil eden yaratıklar olarak görülmüş, hatta zaman zaman doğrudan demonik figürlere dönüşmüşlerdir. Kedilere dair bu negatif imaj, bazı halk inançlarında da karşılık bulmuştur.

Yine de kediler tamamen dışlanmış değildir. Örneğin saç dökülmesine karşı sirke, hardal ve kedi dışkısıyla hazırlanan macunlar gibi büyüsel tıbba dayalı tarifler, kedilerin bazı pratik işlevlerde kullanıldığını gösterir. Ancak bu kullanım tıptan çok, batıl inançların etkisindedir.

Yine de Bizans toplumunda kedilere karşı yalnızca olumsuz bir tutumdan söz edilemez. 6. yüzyılda yaşayan şair Agathias Scholasticus, kedilerin Bizans insanının duygusal dünyasında yer edindiğini gösteren iki epigram bırakmıştır. En sevdiği evcil hayvan olan kekliği, kendi kedisinin öldürmesi üzerine onu cezalandırması, hem hayvanlar arası çatışmayı hem de insan-hayvan ilişkilerindeki çelişkiyi sergiler.

Daha geç dönemlerde, kedilerle ilgili anlatı geleneği zenginleşmiştir. Geç Bizans’a ait bir halk efsanesi, yalnız ve kör bir kadının, Parditzis adlı kırmızı tüylü şişman bir kedisi ve bir tavuğuyla birlikte yaşadığını anlatır. Bu tür hikâyeler, kedilerin ev içi yaşamda arkadaş ve yoldaş haline geldiğini gösterir.

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Kediler: Merhametin Şehirle Bütünleştiği Bir Medeniyet


1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle şehir yalnızca Osmanlı’nın başkenti değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin merkezi haline geldi. Bu yeni dönem, hem şehircilik anlayışında hem de toplumun doğa ve hayvanlara yaklaşımında köklü bir değişimin başlangıcıydı. İslam’ın kedilere bakış açısı — onları temiz, zararsız ve merhamet edilmesi gereken varlıklar olarak kabul eden anlayış — İstanbul’un kentsel dokusunu da doğrudan etkiledi.

İslam kültüründe kedi, Peygamber Hz. Muhammed’in kedisi Muezza ile olan ilişkisi üzerinden kutsallık kazanmış bir hayvandır. Hadislerde kedinin temiz sayılması, içtiği suyun necis kabul edilmemesi ve bir kadının bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehenneme girmesiyle ilgili kıssalar, Müslüman toplumlarda kedilere karşı koruyucu ve sevgi dolu bir tutum gelişmesine yol açmıştır. Bu anlayış Osmanlı şehir hayatına da doğrudan yansımış, özellikle İstanbul’da kediler yalnızca sevilmekle kalmamış, aynı zamanda korunmuş ve kamusal alanların bir parçası haline gelmiştir.

Osmanlı döneminde İstanbul’un sokaklarında özgürce dolaşan kediler, özellikle cami avlularında, medrese bahçelerinde, kütüphane bodrumlarında ve kervansaraylarda görülürdü. Caminin kutsal mekân olması, kedilerin buraya girmesine engel teşkil etmiyordu — bilakis, camilerin temiz tutulmasına katkı sağlayan kedilere imamlar ve cemaat tarafından yiyecek verilir, hatta onları sahiplenmek hayır işi sayılırdı.

Osmanlı toplumunda hayvanlara gösterilen bu duyarlılık yalnızca bireysel düzeyde kalmamış, vakıf sistemi aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Hayvanlar için özel olarak kurulmuş vakıflar, onların yiyecek, barınak ve bakım ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamıştır. “Sahipsiz hayvanlar vakıfları”, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, kedilere her gün mama ve su bırakılması için görevlendirilmiş çalışanlara maaş bağlayacak kadar gelişmiştir. 17. yüzyılda kurulan bazı vakıfların kayıtlarında “kedilere süt verilmesi, yağmurlu günlerde kedilerin sığınabileceği kuru köşelerin yapılması” gibi şartnamelere bile yer verilmiştir.

Bu duyarlılık yalnızca sokaklarda değil, bilgi mekânlarında da kendini göstermiştir. Osmanlı’da “kedili kütüphane” kavramı, şehirdeki kütüphanelerde fareleri uzak tutmak için özel olarak kedi beslenmesini ifade eder. El yazmaları ve kitapların kemirgenlerden korunması için kütüphanelerde beslenen kedilere özel bakım alanları sağlanmış, zamanla bu kediler kütüphanelerin bir parçası haline gelmiştir. Hatta bazı el yazmalarında, Bizans döneminde olduğu gibi, kenar boşluklarına kedi figürleri çizildiği örnekler de bulunmuştur. Bu uygulama, Osmanlı’nın hem bilgiye hem hayvana gösterdiği saygının kesişim noktasıdır.

Osmanlı toplumunda kedilere karşı gösterilen bu merhametli yaklaşım halk arasında da yaygındı. Kedilere kötü davranan kişilere toplum tepki gösterir; bir kediyi aç bırakmak, taş atmak ya da zarar vermek ahlaki bir suç olarak değerlendirilirdi. İstanbul sokaklarında ve mahalle aralarında, özellikle yaşlı kadınlar tarafından kurulan kedi evleri, bu hayvanların sokakta korunmasına katkı sağlardı. Kedi evlerinin yanı sıra, esnaf da dükkân önüne su kapları ve yiyecek koyarak bu hayvanları beslemeyi görev bilirdi.

Ayrıca Osmanlı minyatürlerinde ve halk edebiyatında kedilere dair mecazlara rastlanır. Kimi zaman kadın zarafeti, sessizlik ve asaleti kedinin davranışlarıyla benzeştirilerek anlatılır. Kediler hem mistik hem de gündelik hayatın doğal ve kabul görmüş bir parçasıydı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul, yalnızca siyasi bir başkent değil, aynı zamanda merhametin ve birlikte yaşamanın şehircilik ilkesi haline geldiği bir medeniyet merkeziydi. Kediler, bu anlayışın sessiz ama görünür temsilcileri oldular. Camilerin avlularında, medrese kütüphanelerinin köşelerinde ya da sokak çeşmelerinin yanında sessizce oturan kediler, Osmanlı’nın inanç, estetik ve ahlak anlayışının canlı birer yansımasıydı. Bu gelenek günümüz İstanbul’unda da hâlâ devam ediyor — her köşe başında rastladığımız bir kedi, belki de 500 yıl öncesinden bugüne ulaşan bir kültürün en kadim tanığıdır.

Cumhuriyet Döneminden Günümüze İstanbul ve Kediler: Sessiz Mirasın Küresel Kimliğe Dönüşü

1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla birlikte başkent Ankara oldu; ancak İstanbul, tarihsel birikimi, mimarisi, ticari yapısı ve kültürel çeşitliliği ile ülkenin kalbi olmaya devam etti. Bu dönüşüm sürecinde İstanbul’un kimliği hem modernleşti, hem de taşıdığı kadim gelenekleri yeni biçimlerle yaşatmaya devam etti. Bu geleneklerin en sessiz ama en görünür temsilcilerinden biri ise yine kedilerdi.

Osmanlı’dan devralınan hayvan sevgisi, özellikle de kedi kültürü, Cumhuriyet döneminde İstanbul’un şehir karakterinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Cumhuriyetin erken yıllarında hızlı kentleşme ve modernleşmeyle birlikte pek çok geleneksel unsur kaybolmaya yüz tutsa da, kediler İstanbul’un sokaklarında, cami avlularında, limanlarında ve apartman aralıklarında varlıklarını sürdürdü. Çünkü bu şehir, kedileri dışlayan değil; onları gözeten bir şehir olarak evrimleşmişti.

Özellikle 1990’lardan itibaren İstanbul’da hayvan haklarına yönelik farkındalık artmaya başladı. Belediyeler, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri, kediler için mamamatikler, kedi evleri, mobil tedavi araçları gibi hizmetler sunarak onların şehir hayatındaki varlığını resmî düzeyde de tanıdı. Aynı zamanda birçok STK (Sivil Toplum Kuruluşu) ve gönüllü birey, sokak kedilerinin beslenmesi, tedavi edilmesi ve korunması için aktif rol üstlendi.

Bu süreçte İstanbul’un “kedi şehri” kimliği sadece Türkiye içinde değil, tüm dünyada da fark edilmeye başlandı. Özellikle sosyal medyanın yükselişiyle birlikte İstanbul’daki kediler birer küresel sembole dönüştü. Instagram ve YouTube gibi platformlarda binlerce takipçili “sokak kedisi fenomenleri” ortaya çıktı. Kedilerin cami avlularında uyuması, vapurda yolculuk etmesi ya da bir kitapçının vitrininde oturması, İstanbul’un kültürel dokusunun sevimli ama derin bir yansıması olarak dünya basınında sıkça yer buldu.

Bunun en güçlü örneklerinden biri, şüphesiz ki “Kedi” (2016) adlı belgeseldir. Ceyda Torun’un yönettiği bu yapım, İstanbul’daki sokak kedilerinin hayatına odaklanırken aynı zamanda şehrin insanlarıyla kurdukları bağı, duygusal ve felsefi bir düzlemde sunar. Film dünya çapında ilgi görmüş, çeşitli festivallerde ödüller almış ve İstanbul’un “kedi şehri” imajını pekiştirmiştir. “Kedi” belgeseli sayesinde, İstanbul sokakları kedilerle birlikte yaşayan bir şehir olarak tüm dünyada tanınmıştır.

Bu kültürel miras, günümüzde de farklı biçimlerde yaşamaya devam etmektedir. Belediyelerin “kedi dostu park” projelerinden tut, sanat galerilerindeki “kedi temalı sergilere”, dijital ortamda kediler adına açılan sosyal medya hesaplarından kafelere kadar İstanbul’da kedi, sadece bir sokak hayvanı değil; şehrin sosyal, estetik ve duygusal dokusunun asli bir parçasıdır.

Cumhuriyet’in modern şehirleşme sürecinde İstanbul, gelenek ile yeniliği harmanlayarak kedilere dair eşsiz bir kültürel devamlılık sağladı. Kediler artık sadece Osmanlı’dan kalma bir gelenek değil; aynı zamanda çağdaş İstanbul’un sembolik vatandaşları, sanatın ve hikâyelerin ilham kaynağı, kültürel diplomasi aracı haline geldiler. Bugün her köşe başında bir kediye rastlamak, sadece İstanbul’da yaşıyor olmanın değil, aynı zamanda bu şehrin kadim ama sürekli evrilen ruhuna tanıklık etmenin bir parçasıdır.

Sonuç

İstanbul, tarih boyunca birçok uygarlığın başkenti, ticaretin kavşağı ve kültürlerin birleşim noktası olmuş bir şehir. Ancak bu şehir sadece saraylarla, camilerle ya da surlarla değil; sokaklarında sessizce dolaşan, göz ucuyla insanları izleyen ve köşe başlarında usulca uyuyan kedilerle de şekillenmiştir. Kediler, İstanbul’un kimliğini binlerce yıldır derinden etkileyen ama çoğu zaman fark edilmeden var olan canlı miraslardan biridir.

İstanbul Boğazı çevresinde M.Ö. 13. yüzyıldan itibaren yaşamış olan Trak kabileleri, hayvanlara mitolojik anlamlar yüklese de, kedilere dair doğrudan bir iz bırakmamıştır. Ancak İstanbul’un liman ve geçiş noktası oluşu, ilerleyen yüzyıllarda kedilerin buraya ulaşmasının zeminini hazırlamıştır. M.Ö. 667’de Yunanistan’dan gelen Megaralılar, Byzantion’u kurduğunda şehir artık deniz yollarıyla Mısır ve Levant’tan gelen kedilerle tanışmaya başlamıştı. Ticaret gemileriyle gelen kediler, fareleri avlayarak gemicilerin gözdesi olmuş ve karaya çıktıklarında yeni şehir yaşamına hızla karışmışlardır.

Roma İmparatorluğu döneminde Byzantion, büyük bir dönüşüm geçirerek klasik Roma şehircilik anlayışıyla yeniden inşa edilmiştir. Kediler bu dönemde yalnızca işlevsel değil, aynı zamanda estetik ve sembolik bir değer kazanmıştır. Pompei gibi Roma şehirlerinde kediler mozaiklerde resmedilmiş, evcil hayvan olarak benimsenmişti. Bu anlayışın Roma’nın doğu sınırı olan Byzantion’da da yansıma bulduğu düşünülmektedir.

Bizans döneminde (330–1453) kediler, şehir hayatının ve kutsal mekânların bir parçası haline gelir. Manastırlarda keşişlerin yoldaşı, kütüphanelerde el yazmalarını koruyan sessiz bekçiler ve Ayasofya gibi yapılarda manevi huzurun simgesi olurlar. Kediler, Avrupa’da şeytanla özdeşleştirilip yakılırken, Bizans’ta korunur, beslenir ve saygı görür. El yazmalarının kenar boşluklarına çizilen minik kedi figürleri, onların kültürel ve yazınsal hayata da dahil olduğunu gösterir. Hatta kazılarda, özel olarak gömülmüş kedi iskeletlerine rastlanmıştır. Kediler bu dönemde sessizliğin, bilgeliğin ve ruhani sükûnetin simgesi haline gelir.

1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu dönemi başlar ve İslam’ın merhamet ve temizlik anlayışı, kedilerin konumunu daha da güçlendirir. Hz. Muhammed’in kedisi Muezza ile ilgili kıssalar, hadislerde kedilere zarar vermenin büyük günah sayılması, kediye karşı toplumda yaygın bir koruma duygusu oluşturur. Osmanlı’da camilerde, medreselerde, kervansaraylarda, hatta kütüphanelerde kediler serbestçe dolaşır. “Kedili kütüphaneler” kurulur, farelere karşı doğal koruma sistemi olarak kedilere özel alanlar ayrılır. Hayvanlar için kurulan vakıflar, kedilere mama ve barınak sağlamakla görevlidir. Vakfiye kayıtlarında “kedilere süt verilmesi” gibi detaylar yer alır. Kediler, Osmanlı şehir dokusunun ve ahlak anlayışının sessiz temsilcisi haline gelir.

1923’te Cumhuriyet’in ilanı ve başkentin Ankara’ya taşınmasıyla birlikte İstanbul idari merkez olma kimliğini yitirir ama kültürel ve ekonomik merkez olma özelliğini korur. Bu dönemde hızlı kentleşme kedilerin yaşam alanlarını daraltmış gibi görünse de, İstanbul’daki kadim “kedi sevgisi” hem halkın hem de kurumların sahiplenmesiyle korunur. Belediyeler mamamatiklerden mobil tedavi araçlarına kadar çeşitli hizmetler sunar, STK’lar ve gönüllüler aktif destek verir. Sosyal medya sayesinde İstanbul’un “kedi şehri” kimliği tüm dünyaya yayılır. 2016 yapımı “Kedi” adlı belgesel, bu kültürü uluslararası sinema izleyicisine tanıtarak büyük ilgi görür. Kediler artık sadece sevilen birer sokak hayvanı değil; İstanbul’un sembolleri, şehrin hafızasının ve estetiğinin ayrılmaz parçası olmuşlardır.


Kaynaklar

The New York Times, 2019 yılında yayımladığı bir makalede, İstanbul’da yaklaşık 125.000 sokak kedisi yaşadığını belirtmiştir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) verilerine göre şehirde yaklaşık 162.970 kedi ve 128.900 köpek olmak üzere toplamda 291.870 sokak hayvanı yaşamaktadır.

2004–2014 yılları arasında Marmaray-Yenikapı kazılarında Bizans dönemine ait sağlıklı gömülmüş kedi iskeletleri bulunmuştur. Bu bulgular, kedilerin o dönemde yalnızca işlevsel değil, aynı zamanda değer verilen canlılar olduğunu göstermektedir. (Hürriyet Daily News, 2020)

Orta Çağ Avrupa’sında Papa IX. Gregorius’un 1233 tarihli “Vox in Rama” fermanıyla kediler şeytanla ilişkilendirilip öldürülmüş, bu da Avrupa’da farelerin çoğalmasına ve Kara Veba’nın yayılmasına neden olmuştur. Aynı dönemde Bizans’ta kediler korunmuş ve beslenmiştir.

Hz. Muhammed’in kedisi Muezza’yı uyandırmamak için cübbesinin eteğini kestiği rivayeti, İslam kültüründe kedilere duyulan merhametin temelini oluşturur.

Bir kadın, bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehenneme girdi” hadisi, İslam’da hayvan haklarına verilen önemin açık bir göstergesidir. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Selâm 151)

Ceyda Torun’un yönettiği “Kedi” (2016) adlı belgesel, İstanbul’daki sokak kedilerinin yaşamını konu almış, dünya genelinde büyük ilgi görmüş ve İstanbul’un “kedi şehri” kimliğini küresel düzeyde görünür kılmıştır.