You are currently viewing “Tanrısız Bir Doğa: Werner Herzog Grizzly Man İncelemesi”
<span class="bsf-rt-reading-time"><span class="bsf-rt-display-label" prefix="Okuma Süresi"></span> <span class="bsf-rt-display-time" reading_time="4"></span> <span class="bsf-rt-display-postfix" postfix="Dakika"></span></span><!-- .bsf-rt-reading-time -->

“Tanrısız Bir Doğa: Werner Herzog Grizzly Man İncelemesi”

Sinemanın bana göre en büyüleyici yanı, kameranın bir insanın zihninin içini gösterebilmesidir. Bazen bu, bir karakterin gözyaşında, bazen doğanın sessizliğinde, bazen de hiçbir kelimenin söylenmediği bir sahnede kendini belli eder. Bazı yönetmenler, bu sınırı bir gözlemci olarak aşmadan gösterir; bazıları ise oraya bizzat girer, kendi varlığını da anlatının parçası haline getirir. Werner Herzog tam da bu ikinci türdendir. Onun filmleri yalnızca “hikâye” anlatmaz; aynı zamanda dünyaya, insana ve varoluşa dair rahatsız edici ama gerçek sorular sorar. Herzog’un belgeselleri, özellikle de Grizzly Man, bu anlamda sinemadan çok daha fazlasıdır — bir tür felsefi yüzleşme alanı gibidir.

Werner Herzog’un Grizzly Man’i üzerine yazarken aslında sadece bir filmden değil, insanın doğayla olan en karmaşık ilişkilerinden birinden söz ediyoruz. Bu belgesel, hem sinemanın hem de insan psikolojisinin sınırlarında dolaşan, izleyiciyi rahatsız eden bir dürüstlüğe sahip. Bu yazıda film üzerine kişisel bir değerlendirme ve felsefi bir çözümleme yapacağım.
Ancak aynı konuyu ele alan, Alaska’daki boz ayıları, Katmai Milli Parkı’nın coğrafyasını ve tarihini ayrıntılı biçimde inceleyen başka, kapsamlı bir yazı da ayrıca paylaşacağım. O yazı daha çok ansiklopedik bilgi, bölgesel tarih ve ekolojik detaylara dayanacağı için, Grizzly Man filmiyle ilgili bu kişisel incelemeyi ondan ayrı tutmayı — hem içerik hem de duygusal derinlik açısından — daha uygun gördüm. İncelemede Timothy Treadwell’in psikolojisine ufak da olsa değiniyorum ama konu bundan çok daha detaylı o yüzden bu konuyu da gelecek paylaşımlarda inceleyeceğiz.

Her şeyden önce, Werner Herzog bir dahi, bir filozof ve inanılmaz bir sinemacıdır. Sinemaya dair her zaman şunu düşünmüşümdür — bir filmde asıl önemli olan bize bir şey öğretmesi, bizi düşündürmesi midir? Yoksa bizde uyandırdığı duygular mıdır? Belki de büyük bir filmin gerçek özü, kendinden ne kadar çok parça bulduğundur. Bir filmde kendinden ne kadar çok şey bulursan, belki de o kadar güzel gelir sana, bu sadece sinemada değil diğer bütün sanatlarda böyledir kanımca. İnsanlar kendilerini öz eleştiriye almaktan ne kadar korkarlarsa, kendilerinden o kadar uzaklaşıyorlar. Bu yüzden de, bu tür sanat eserlerinde kendilerinden bir parça göremez hale geliyorlar. Kimseyi yargılamak gibi bir niyetim yok, ama birine okuduğu romanı, dinlediği müziği veya izlediği filmi neden beğendiğini sorun; size öz eleştiriye açık olup olmadığını hemen gösterir.

Birçok film bir mesaj vermeye çalışır — neredeyse her zaman bir ana fikir vardır. Nasıl sunulursa sunulsun, o fikirleri muhtemelen bu yaşına kadar zaten öğrenmişsinizdir. Belki film sadece bir hatırlatma görevi görür; o mesajı yüzüne çarpar, unutmana izin vermez. Ama bu film tamamen farklıydı. Dediğim gibi, çoğu filmde yönetmenin felsefi tarafı ya yüzeyin altına gizlenir — öyle derindir ki, izledikten sonra saatlerce inceleme ve çözümleme okumak istersin — ya da fikirler o kadar üstü kapalıdır ki, bazen yönetmenin kendisi bile onlardan emin değildir, hatta onları ifade etmekten çekinir. Ya da belki hiç denemez, temalarını sıradan, yüzeysel bir biçimde gösterir.

Ama bu film o anlayışı tamamen tersine çeviriyor. Herzog’un felsefi yansımalarını ham bir cesaretle sunduğunu düşünüyorum — hiçbir şeyi geri tutmuyor. Onları doğrudan, tamamen açık biçimde önüne koyuyor. Ayrıca Nam-ı Diğer “Grizzly Man” Timothy Treadwell’i yalnızca bir konu olarak değil, bir meslektaş, yaratıcı bir sinemacı olarak da görüyor. Bu fikirleri felsefeyle harmanlayarak Herzog olağanüstü bir şey yaratmış. Timothy’nin çektiği kayıtlara yapılan kurgular, felsefi yorumları, bir sinema eleştirmeni gibi Timothy’nin videolarını bir yönetmen olarak yorumlaması… Bu konunun daha iyi anlatılabileceğini düşünmüyorum; Herzog müthiş bir iş çıkarmış. Bunun yanında, belki de izlediğim en yoğun sahnelerden olan, Herzog’un Timothy’nin ölümü sırasında kaydedilen sesleri dinlediği ve karşısında karısının gözleri dolarak beklediği sahneden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu kadar yoğun ve bir o kadar da samimi bir duyguyu, sanatta çok az yerde hissedebilirsiniz. Sinemanın büyüsü gerçekten inanılmaz.

Bu filmin beni bu kadar derinden etkilemesinin nedenlerinden biri de şu: Treadwell gibi ben de her zaman doğaya, yalnızlığa, vahşi doğada olmaya çekilmişimdir. Eğer Timothy’ye doğrudan sorsan, bunu belki kabul etmezdi; ama bana göre bu bir kaçış biçimi. Aslına bakarsanız, az önce öz eleştiriden bahsetmişken, Timothy’nin de şöyle bir hikâyesini anlatmadan edemeyeceğim: Psikolojik sorunları yüzünden inişli çıkışlı bir ruh hali vardı ve bu yüzden psikiyatrik ilaçlar kullanmaya başlamıştı. Yaklaşık bir ay kadar kullandıktan sonra ise bunları bırakmış. Karısı sebebini sorduğunda, “Ben ortalama bir ruh halinde yaşayamam; ben buyum, bir iyiyim, bir kötüyüm,” demiş.

İnsanların dünyasından nefret ettiğini açık açık dile getirmiş olsa da, doğa bir kaçış biçimi gibi gözükse de, kendine bu kadar dürüst bir şekilde öz eleştiri yapabilen birinin bir şeylerden kaçmaya çalıştığını sanmıyorum. O yüzden bence gerçekten orayı ve boz ayıları seviyordu; kendini gerçekten buna adamak istiyordu , kendini burada canlı hissediyordu. Tabii, başka biri de onun kendini bu kadar iyi tanıdığı için kaçmak amacıyla oraya gittiğini söyleyebilir. Belki de adrenalin bağımlısı, psikolojik problemleri olan tuhaf ama sevecen bir adamdı. Hiçbir zaman kesin bir kanıya varamayacağımız bu tartışma, Alaska’nın sisli havasında rüzgâra karışıyor olacak. Bazen hayattaki kötülüklerle yüzleşirken, doğaya sığınmanın bir tür barınak gibi geldiğini hissediyorum. Ama belki de bu ilişki sandığımızdan çok daha karanlık — neredeyse sana işkence eden bir şeye duygusal olarak bağlanmak gibi. Seviyorsun, ama bir gün seni yok edeceğini de biliyorsun. Bu, korkunç bir yakınlık; uyumdan çok teslimiyete benzeyen ölümcül bir bağ.

Herzog’un kendisinin de söylediği gibi: “Evrenin ortak paydasının uyum değil, kaos, düşmanlık ve cinayet olduğuna inanıyorum.” Ve anlattığım her şey bu fikri yansıtıyor: Timothy’nin psikolojisi istikrarlı olmaktan çok uzaktı. Ayılarda gerçekte var olmayan bir şey görüyordu — yalnızca onun inanabileceği bir bağ. Ama Herzog bunun ötesini görüyordu. Dediği gibi: “Ve beni asıl rahatsız eden şey, Treadwell’in çektiği bütün ayıların yüzlerinde hiçbir akrabalık, hiçbir anlayış, hiçbir merhamet bulamamam. Yalnızca doğanın ezici kayıtsızlığını görüyorum. Bana göre ayıların gizli bir dünyası diye bir şey yok. Bu boş bakış, sadece yarı ilgisiz bir açlık ifadesi. Ama Timothy Treadwell için bu ayı bir dosttu, bir kurtarıcıydı.”

Tüm bunların ötesinde, bu film her ne kadar bir belgesel olarak kabul edilse de, ben ona duygusal olarak çok yakın hissettim. Doğanın kusursuz ya da saf olduğu yanılsamasını yıkıyor. İnsanlar doğayı ne kadar severse sevsin — onu bir kurtarıcı olarak görseler bile — doğa bize zarar verebilir ve verecektir. Bu gerçeğin farkına varmak bile başlı başına derin bir korku kaynağı. Üstelik olayın gerçek ses kaydının var olduğunu da düşünürsen… benim için bu film, şimdiye kadar izlediğim en korkutucu filmler arasında çok üst sıralarda yer alıyor. Doğanın intikamı alt türünde de kesinlikle öncülük ediyor. Filmi bitirdikten sonra başka incelemeler okurken, bu filmin çok komik bir film olduğunu söyleyenler de gördüm. Ben en korkutucu filmlerden biri olduğunu söylerken, başkalarının bunu komik bir film olarak görmesi de, eğer biri bana “sinema nedir?” diye soracak olursa bu filmi göstereceğimi destekler nitelikte.

Ve eğer bana “SİNEMA NEDİR?” ya da “SİNEMANIN AMACI NE OLMALIDIR?” diye sorarsan, cevabım basit olurdu:
İŞTE BU, SİNEMADIR.