Luc Besson’un filmografisini tamamlamaya çalıştığım bu yolculukta sıra sonunda Le Grand Bleu’ya geldi ve buna gerçekten sevindim. Bu noktaya kadar Besson’u, kendi zevklerim açısından, ortalama bir yönetmen olarak görüyordum. Léon’u henüz izlemedim ve açıkçası onu izlediğimde fikrimin değişebileceğini de düşünüyorum. Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: bu filmle birlikte her şey değişti. Kariyerinin erken döneminde çekilmiş olmasına rağmen son derece güçlü bir yapım; adeta büyük bir potansiyelin ilanı, ileride gelecek çok daha büyük işlerin habercisi gibi fakat bu vaadi gerçekleştirdiğinden şüpheliyim son işlerinin hepsi soluk işler oldu. İlerleyen paylaşımlarında Luc Besson ve bütün filmografisini anlattığım bir yazı da paylaşacağım.
Son zamanlarda ise daha genel bir sorunun etrafında dönüp duruyorum. Cameron, Nolan ya da Anderson gibi yönetmenleri neredeyse mitolojik bir yere koymaya çok meyilliyiz; peki bu “büyüklüğün” ne kadarı onlara verilen devasa bütçelerden bağımsız? Benzer imkânlar, güçlü bir sanatsal vizyona ve sinema bilgisine sahip başka yönetmenlere verilse, ortaya benzer filmler çıkabilir miydi? Yoksa bazı sesler, bütçe ne olursa olsun, kaçınılmaz biçimde kendi yolunu mu açar? Belki de Avatar gerçekten yalnızca Cameron tarafından yapılabilecek bir filmdi. Açıkçası bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bir yönetmenin erken dönem işleri, özellikle de ağır kısıtlamalar altında neler başarabildiği, bize çoğu zaman daha sonraki cilalı ve dev bütçeli filmlerinden çok daha fazla şey söyler. Bu meseleyi, düşük bütçeli bir film olan The Head Hunter (2018) üzerine yazacağım incelemede ayrıca ele alacağım. Şimdilik bu tartışmayı ve Luc Besson’un kronolojik filmografisini bir kenara bırakalım.

Besson’un üçüncü uzun metrajı olan, 1988 yapımı Le Grand Bleu’ya odaklanalım. Film, erken 2000’lerin “aquatic” estetiğini çok spesifik bir nostaljiyle harmanlıyor. Babası 1960’larda ya da 70’lerde doğmuş olan herkesin anında tanıyacağı bir duygu bu. “Buralar eskiden hep bostandı,” “şurada dalar, kilolarca balıkla çıkardık” gibi yaz hikâyeleri… Bu his filmin her yerine sinmiş durumda. Fransa ve Yunanistan kıyılarının büyüleyici manzaraları eşliğinde, saksafonlu sahneler ise deneyimi bambaşka bir seviyeye taşıyor.
Eric Serra’nın bestelediği film müzikleri o kadar etkileyici ki, ben bu film için bir soundtrack CD’si bile sipariş ettim. Serra ile Besson’un uzun soluklu bir iş birliği geçmişi var; The Fifth Element’teki ikonik “The Diva Dance” gibi hafızalara kazınmış parçalara da birlikte imza atmışlardır. Serra’nın Le Grand Bleu için bestelediği müzikler ona Fransa’da César Ödülü’nü kazandırmış, Avrupa’da büyük saygı görmesini sağlamıştır. Hollywood’da ise algı ikiye bölünmüştür: Kimi onu “radikal ve özgün” bulurken, kimileri “fazla elektronik ve fazla sade” olduğu eleştirisini yöneltmiştir. Özellikle GoldenEye (James Bond) soundtrack’i, serinin hayranları arasında ciddi tartışmalar yaratmış, deneysel bulunmuştur.
Filmi sabah altı civarında, ortalığın tamamen sessiz olduğu bir anda izledim ve bu deneyim filme bambaşka bir ruh kattı. O sessizlik gerçekten önemli; filmin nasıl “nefes aldığını” değiştiriyor. Bazı sahnelerde kendinizi farkında olmadan nefesinizi tutarken buluyorsunuz.
Jean Reno, kuşkusuz filmi neredeyse sırtlıyor. Sadece oynamıyor; rolün içine yerleşiyor. Onu gördüğünüz her sahnede yüzünüzde istemsiz bir tebessüm oluşuyor. Mayol ve onun amcası da son derece ilginç karakterler: Besson’un çok sevdiği o hafif tuhaf, sessizce takıntılı, toplumsal yerçekiminin biraz dışında duran tiplerden. Adèle maceralarına, The Fifth Element’e ya da Arthur serisine baktığınızda, çizgi roman estetiğini andıran abartılı karakterleri ne kadar sevdiğini görmek mümkün. Bu bana, Yeni Fransız Sineması’nda cinéma du look akımıyla sıkça karşılaştığımız bir yaklaşımı hatırlatıyor. Jean-Pierre Jeunet’nin karakterlerinde de –Şarküteri sahnelerinden Amélie’ye kadar– benzer bir his alıyorsunuz. Bunun mutlaka tarihsel ve estetik bir sebebi vardır; bunu ayrıca araştıracağım.
Filmi izledikten sonra, başkalarının nasıl yorumladığını görmek için çeşitli eleştiriler okudum; dalgıçların yorumlarını, farklı değerlendirmeleri inceledim. Şu netleşti: Le Grand Bleu’ya, Luc Besson’un denizle olan kişisel ilişkisini bilmeden yaklaşırsanız, bazı sahneler ve alt metinler yüzeysel ya da eksik görünebilir. Oysa hem anne hem babasının dalış eğitmeni olduğunu ve Besson’un geçirdiği bir dalış kazası nedeniyle dalışı tamamen bırakmak zorunda kaldığını öğrendiğinizde, film bambaşka bir şekilde açılıyor. Ayrıca Amerika ve Avrupa versiyonları arasındaki final farkı da çok belirgin. ABD versiyonunda yunusla devam eden bir son varken, Avrupa versiyonu hissi tamamen değiştiriyor ve benim filmde anlamak istediğim mesaja çok daha iyi oturuyor.
Tüm bu bağlamla birlikte Le Grand Bleu, artık yalnızca dalış üzerine bir film olmaktan çıkıyor. Deniz için, derinlik için, suyun kendisi için yazılmış bir aşk mektubuna dönüşüyor; fiziksel olarak artık giremediği ama ruhen hiç terk etmediği bir dünyaya yöneltilmiş, son derece kişisel ve neredeyse bir veda gibi duruyor.
