Antikçağdan Orta Çağ’a uzanan süreçte yelpazeler, yalnızca serinleme aracı olmanın çok ötesine geçmiş; kralların, din adamlarının ve imparatorların çevresinde birer iktidar, kutsallık ve saygı simgesi olarak önemli roller üstlenmiştir. Özellikle Erken Bizans döneminde, ayin sırasında kullanılan törensel yelpazeler —diğer adıyla flabellum ya da Yunanca rhipidion— dini sembolizm ve işlevselliğin nadide bir bileşimini temsil eder. 6. yüzyıla tarihlenen ve Suriye’nin kuzeyinde bulunan Stuma bölgesinde ortaya çıkarılan gümüş yelpaze, bu eşsiz mirasın en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Bu yelpaze sadece zanaatkâr inceliğiyle değil; merkezindeki serafim figürü, çevresindeki tavuskuşu tüyü motifleri ve taşıdığı imparatorluk damgalarıyla da Bizans teolojisinin, kilise hiyerarşisinin ve siyasi gücünün bir yansımasıdır. Eser, yalnızca Hristiyan litürjisinin fiziksel bir aracı değil; aynı zamanda bir dönemin estetik anlayışını, ikonografik dünyasını ve dini törenlerdeki görsel ihtişamı temsil eder. Gümüş levhadan dövülerek yapılmış ve kısmen altın yaldızla süslenmiş bu yelpaze, Komünyon ayininde takdis edilmiş ekmek ve şarabı koruma amacıyla kullanılmıştır. Ancak işlevi bununla sınırlı kalmamış; kutsal mekânda Tanrı’nın varlığına duyulan saygının da sembolü olmuştur.
Halep yelpazesi gibi litürjik eserler, aynı zamanda 6.–7. yüzyıllarda Suriye’nin yaşadığı siyasi ve askeri çalkantıların da sessiz tanıklarıdır. Sasani istilaları ve Arap fetihleri sırasında gömülerek saklanan bu kutsal objeler, günümüze dek ulaşmayı başarmış nadir örnekler arasında yer alır. Bugün bu yelpaze İstanbul Arkeoloji Müze’sinde sergilenmekte olup, hem teolojik ikonografi hem sanat tarihi hem de kültürel miras açısından büyük bir öneme sahiptir, bir diğer eşi niteliğindeki bir diğer örnek, ABD’nin Washington DC şehrindeki Dumbarton Oaks Koleksiyonu’nda korunmaktadır.
Bu çalışmada, Halep kökenli bu gümüş yelpazenin üretim tekniğinden ikonografik detaylarına, kullanım amacından günümüze kadar uzanan hikâyesine dek çok yönlü bir inceleme yapılacaktır. Aynı zamanda bu eserin ait olduğu litürjik takım ve benzeri buluntular aracılığıyla erken Bizans’ın dini ve sanatsal atmosferine dair daha geniş bir panorama sunulacaktır.

Tarihî ve Kültürel Önemi
Erken Bizans döneminde (özellikle M.S. 6. yüzyıl civarında) Halep ve civarındaki coğrafyada bulunan gümüş el yelpazeleri, dönemin dinî törenlerinde önemli bir yer tutuyordu. Bu tip yelpazeler Hristiyan litürjisinde flabellum (ya da Yunanca rhipidion) olarak bilinir ve ayin sırasında ekmek ile şarabı sinek gibi dış etkenlerden korumak ve aynı zamanda saygı göstermek amacıyla kullanılırdı. 4. yüzyıla ait Apostolik Anayasalar adlı kilise metni, sunakta iki diyakonun tavuskuşu tüyü veya ince deri parçalarından yapılma yelpazelerle durmasını ve sessizce etraftaki uçan böcekleri kovmasını öğütler. Bu kayıt, geç Antik Dönem’de Hristiyan ibadetinde yelpaze kullanımının yaygın ve kurallara geçmiş bir uygulama olduğunu gösterir. Dolayısıyla 6. yüzyılda Suriye’de (Halep dâhil) kiliselerde gümüş ya da değerli malzemeden yapılmış yelpazeler, dini törenlerin ayrılmaz bir parçasıydı ve büyük olasılıkla diyakonlar veya yardımcı din görevlileri tarafından kullanılıyordu.

Litürji, Euharistiya, Diyakon, Apostolik Anayasalar;
Hristiyanlık tarihinde ibadet, yalnızca bireysel dua değil; belirli kurallar, semboller ve roller çerçevesinde şekillenen toplu bir kutsama ritüelidir. İşte bu düzenli ve kutsal ibadet yapısına litürji denir.
Litürji
“Litürji”, Yunanca leitourgia kelimesinden gelir ve kelime anlamı olarak “halk için hizmet” demektir. Antik Yunan’da bu terim, toplum yararına yapılan kamusal görevleri tanımlamak için kullanılırken, Hristiyanlıkla birlikte kutsal bir içerik kazanmış; Tanrı’ya sunulan düzenli ve ortak ibadetin adı olmuştur.
Hristiyanlıkta litürji, yalnızca bireysel dua ya da serbest ibadet anlamına gelmez. Aksine, Tanrı’nın huzurunda cemaatle birlikte, belirli bir düzen ve sembolizm çerçevesinde icra edilen kutsal bir törendir. Merkezinde genellikle Euharistiya (Komünyon) yer alır — yani İsa Mesih’in “bedeni” ve “kanı” olarak kabul edilen ekmek ve şarabın kutsanması ve paylaşılması. Ancak litürji bununla sınırlı değildir. Dua metinleri, ilahiler, İncil okumaları, sembolik hareketler (örneğin ellerin kaldırılması, diz çökme), özel kıyafetler, tütsüler ve hatta ibadet mekânının doğuya yönelmesi gibi unsurlar da bu bütünün parçasıdır.
Litürji, yalnızca Ortodoks Kiliselerine özgü değildir. Tersine, Katolik Kilisesi, Doğu Katolik ritleri, Anglikan gelenek ve bazı Lutherci kiliseler de zengin litürjik yapılar geliştirip korumuşlardır. Bu mezheplerin ortak noktası, ibadeti serbestçe değil; belli kurallar, metinler ve zamanlara göre gerçekleştirmeleridir. Ancak her birinde kullanılan dil, ayin süresi ve semboller farklılık gösterebilir.
Özellikle Doğu Ortodoks Kiliseleri, litürjiyi en yoğun, sembolik ve görsel yönüyle koruyan geleneklerden biridir. Ayinler çoğunlukla Yunanca, Slavca, Süryanice gibi klasik kilise dilleriyle icra edilir. Müzik ezgisel, semboller yoğun, ritüeller kapsamlıdır. Aziz Yuhanna Altın Ağız’ın ve Aziz Basil’in litürjileri bu geleneğin temel metinlerindendir. Katolik Kilisesi de güçlü bir litürjik yapıya sahiptir; ayin (Misa) tarihsel olarak Latince yürütülse de günümüzde yerel dillere çevrilmiş ve daha sade hâle getirilmiştir. Yine de yapı korunmuştur: açılış duası, İncil okuması, vaaz, Komünyon ve kutsama bölümleri hâlâ mevcuttur. Ayrıca Maruni, Melkit, Keldani gibi Doğu Katolik mezheplerinde Ortodoks ayinlerine çok yakın litürjiler uygulanır.
Anglikan ve bazı Lutherci topluluklar da reform sonrası geleneklerine litürjiyi büyük ölçüde entegre etmeye devam etmiştir. Özellikle Anglikanların “Book of Common Prayer” adlı ibadet kitabı, litürjik sürekliliğin önemli bir örneğidir. Buna karşılık, Protestanlığın daha çağdaş ve özgür ibadet anlayışına sahip kolları (örneğin Baptistler, Pentekostallar) çoğunlukla litürjiyi tamamen bırakmış veya oldukça serbest ve doğaçlamaya açık hale getirmiştir.
Litürji, Hristiyanlıkta sadece bir ibadet biçimi değil; aynı zamanda inanç öğretisi, kolektif hafıza ve ruhsal eğitimin bir aracıdır. Her tekrarı, cemaati kutsal hikâyenin parçası hâline getirir. Özellikle Euharistiya, Mesih’in çarmıha gerilişini ve dirilişini sadece hatırlatmakla kalmaz; onu, şimdi ve burada ruhsal olarak yeniden yaşatır.
Sonuç olarak, litürji Hristiyanlığın tüm ana mezheplerinde farklı biçimlerde yaşatılan ortak bir ibadet dilidir. Ancak en zengin ve çok katmanlı hali, bugüne dek özellikle Doğu Ortodoks Kiliseleri tarafından korunmuştur. Bu nedenle, Riha ve Stuma gibi yelpazeler gibi detaylı litürjik objeler, en çok Doğu Hristiyanlığı bağlamında anlam kazanır. Onlar sadece estetik değil, aynı zamanda Tanrı’ya yönelen kolektif hafızanın, görsel ve işitsel ifadesidir.
Euharistiya
Euharistiya, Yunanca eucharistia kelimesinden gelir ve “şükran, teşekkür” anlamına gelir. Hristiyanlıkta bu terim, İsa Mesih’in çarmıha gerilmeden önce havarileriyle paylaştığı son akşam yemeğini temel alan en kutsal ayin biçimini tanımlar. Ancak Euharistiya sadece bir anma değildir; İsa’nın bedeni ve kanının ruhsal olarak cemaatle paylaşıldığı, ilahi bir buluşma anıdır. Bu nedenle Katolik, Ortodoks, Anglikan ve bazı Protestan geleneklerinde ibadetin kalbinde yer alır.
Euharistiya’nın temeli Yeni Ahit’e dayanır. Matta, Markos, Luka ve 1. Korintliler mektuplarında anlatıldığına göre, İsa son yemeğinde ekmeği alıp “Bu benim bedenimdir” dedi, ardından şarabı vererek “Bu benim kanımdır, sizin için dökülecektir” ifadesini kullandı ve havarilerine, “Bunu benim anıma yapın” dedi. Bu sözler, yüzyıllardır her Euharistiya ayininde tekrar edilerek Tanrı’nın kurtarıcı eyleminin zaman üstü bir şekilde yeniden yaşanmasını sağlar.
Teolojik açıdan Euharistiya, Mesih’in kurban oluşunun kilise topluluğu tarafından ruhsal olarak paylaşılmasıdır. Ortodoks ve Katolik kiliselerinde, Euharistiya sırasında sunulan ekmek ve şarabın özü itibarıyla İsa’nın gerçek bedeni ve kanına dönüştüğüne inanılır. Bu inanç “transsubstansiyasyon” kavramıyla açıklanır. Lutheranlar Mesih’in “gerçek varlığını” kabul ederken, diğer birçok Protestan gelenekte bu ayin daha sembolik bir anma olarak değerlendirilir. Fakat tüm mezhepler için ortak olan anlam, bu kutsal sofranın Tanrı ile cemaat arasındaki derin bağı temsil etmesidir.
Litürjik olarak Euharistiya belirli bir düzen içinde gerçekleştirilir. Ayin, kutsal metin okumaları ve dualarla başlar. Ardından ekmek ve şarap sunak üzerine getirilir. Ruhban, İsa’nın son akşam yemeğinde söylediği kutsal sözleri tekrarlar ve bu anda ekmek ve şarabın kutsandığına, yani ruhsal dönüşüme uğradığına inanılır. Daha sonra cemaat kutsal ekmekten ve şaraptan alarak Komünyon’a katılır. Ayin dualarla ve kutsamayla sona erer.
Bu kutsal tören sırasında kullanılan nesneler de büyük sembolik anlam taşır. Kutsal ekmek patena adı verilen ince bir tabakta sunulur, kutsal şarap ise kadehte yer alır. Özellikle Ortodoks geleneğinde, kutsal sunuları korumak ve meleklerin varlığını simgelemek için rhipidion (melek figürlü yelpazeler) kullanılır. Tütsü, duaların göğe yükselişini, tören kıyafetleri ise ayinin kutsiyetini simgeler. Bütün bu öğeler Euharistiya’nın sadece bir anımsama değil, bedensel-duyusal ve ruhsal bir tecrübe olduğuna işaret eder.
Euharistiya’nın bir diğer önemli boyutu da zaman ve mekânı aşan bir topluluk deneyimi sunmasıdır. İnanca göre bu sofraya katılanlar yalnızca kilisedeki cemaatle değil, tüm Hristiyanlık tarihi boyunca yaşamış azizler, melekler ve imanlılarla birlikte aynı sofrada yer alır. Her Euharistiya ayini, geçmişi anmakla kalmaz; Mesih’in dirilişini ruhsal olarak “şimdiye” taşır. Böylece cemaat, Tanrı’nın zamanlar üstü eylemine her defasında yeniden katılır.
Sonuç olarak Euharistiya, Hristiyanlıkta sadece bir ritüel değil, Mesih’in hayatı, ölümü ve dirilişinin ruhsal olarak yeniden yaşandığı kutsal bir buluşmadır. Bu sofrada sunulan her parça ekmek ve her damla şarap, Tanrı’nın insanla yaptığı yeni antlaşmanın canlı bir hatırlatıcısıdır. Euharistiya, hem Tanrı’ya şükran sunmak hem de topluluğun ruhsal birliğini pekiştirmek için en derin ve evrensel ifadedir. Bu yönüyle Hristiyan inancının hem tepe noktası hem de kaynağıdır.
Diyakon
İşte bu kutsal düzenin bir parçası da diyakonlardır. Diyakon (Yunanca diakonos – hizmet eden), ilk Hristiyan topluluklarında maddi yardımlar ve günlük işler için görevlendirilmiş kişilerdir. Ancak zamanla litürjide de önemli roller üstlenmişlerdir. Bir diyakon, ayin sırasında İncil’i okur, duaları yönetir ve bazen kutsal sunuları taşır. Örneğin erken dönem litürjisinde diyakonlar, kutsal ekmek ve şarabı sineklerden korumak için yelpazeler çırparlardı. Bu yelpazeler sadece pratik değil, aynı zamanda sembolik bir görevdi: Tanrı’nın huzurunun temiz, saf ve huzurlu tutulması. Diyakonlar, bugün bile özellikle Ortodoks ve Katolik gelenekte ayin düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır.
Apostolik Anayasalar
Peki bu düzen ilk nerede şekillenmiştir? Cevap, Apostolik Anayasalar adlı 4. yüzyıla ait kilise metinlerinde saklıdır. Bu metin, Hristiyanlık tarihinde yazılı ilk kapsamlı kilise anayasasıdır. İbadetin nasıl yapılacağından, hangi duaların okunacağına; diyakonların ne görevleri olduğundan, kimlerin ne zaman oruç tutması gerektiğine kadar birçok konuyu sistemleştirir. Bugün elimizdeki litürjik yapıların çoğu bu metnin etkisiyle şekillenmiştir. İşte bu metinlerde diyakonların kutsal masa etrafında yelpaze çırpması gibi detaylar dahi yer alır. Bu, litürjinin ne kadar ayrıntılı ve disiplinli olduğunu gösterir.
Bunun yanı sıra, tören ve saray kültüründe de yelpazelerin köklü bir geçmişi vardır. Antik Mısır’dan beri çeşitli uygarlıklar tören yelpazelerini bir iktidar ve onur sembolü olarak kullanmışlardır; nitekim Tutankhamun’un mezarında tören yelpazeleri bulunmuştur. Benzer şekilde, geç Antik Çağ ve Sasani İranı’nda imparatorların veya yüksek rütbeli kimselerin yanında hizmetkârların yelpaze ya da uçuşkur (fly-whisk) taşıdığı bilinmektedir (örneğin, Ahameniş ve Sasani kral tasvirlerinde). Orta Çağ boyunca da hem doğu hem batı Hristiyan dünyasında yelpaze veya şemsiye biçimli “onur sembolleri” kullanılmış; örneğin Roma’da papa, alayla taşınırken her iki yanında tören yelpazeleri (papalık flabella’sı) bulundurulmuştur. Bu bağlamda, 6. yüzyıl Halep kökenli gümüş yelpazenin varlığı, Bizans döneminde kilise ritüellerine verilen önemi ve ihtişamı yansıtır. Erken Bizans kiliseleri, özellikle Suriye gibi bölgelerde, ayinlerde altın ve gümüş gibi değerli malzemelerden yapılma eşyalara yer vererek hem pratik işlev (örneğin sinek kovma) hem de sembolik saygı gösterisi sağlamışlardır. Söz konusu yelpaze de bu geleneğin nadir ve değerli bir örneğidir.

Ayrıca tarihî açıdan, Halep civarında bulunan bu litürjik gümüş eserler, bölgenin 6.–7. yüzyılda karşılaştığı istikrarsızlığın da birer tanığıdır. Pers-Sasani İmparatorluğu’nun 7. yüzyıl başlarındaki istilaları ve hemen ardından Arap fetihleri neticesinde, bölgedeki Hristiyan cemaati kiliseye ait değerli kutsal eşyaları düşman eline geçmemesi için gömmek zorunda kalmıştır. Nitekim Halep güneyindeki Riha köyü yakınlarında bir kiliseye ait olduğu anlaşılan gümüş hazineler (paten, kâse ve yelpaze takımı) erken 7. yüzyılda toprak altına saklanmış; sahipleri ya kaçmak zorunda kaldığı ya da hayatlarını kaybettiği için bu defineler geri alınamamıştır. Aradan geçen yüzyıllar sonrasında, 1900’lerin başında bölgede peş peşe keşifler yapılmış ve Riha’daki gümüş Euharistiya takımı gün yüzüne çıkmıştır. Benzer şekilde Stuma, Hama ve Antakya civarında da aynı döneme tarihlenen gümüş kilise eşyaları bulunmuştur. Araştırmacılar, Riha hazinesi ile civardaki diğer buluntuların aslında başlangıçta tek bir büyük hazine olup güvenlik amacıyla birlikte gömüldüğünü, 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkarıldıktan sonra ise farklı parçalara ayrılarak farklı koleksiyonlara dağıldığını düşünmektedir. Bu yönüyle Halep kökenli gümüş yelpaze, Bizans Suriye’sinin geç Antik dönemdeki dini ve kültürel zenginliğini, aynı zamanda savaş ve istilaların bu kültürel mirası nasıl etkilediğini ortaya koyan önemli bir eserdir.
Kullanım Amacı
6.yüzyılda üretilmiş gümüş yelpazenin bir günlük kullanım eşyası olmadığı, aksine belirgin şekilde törensel/dinî amaçla yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu tür yelpazeler öncelikle Hristiyan litürjisinde, özellikle de Euharistiya (Komünyon) ayininde kullanılmıştır. Söz konusu yelpaze genellikle bir çift olarak, sunakta papazın her iki yanında durup elinde yelpaze tutan görevliler (diyakonlar) tarafından çırpılırdı. Ana işlevi, takdis edilmiş olan ekmek (İsa’nın bedenini simgeler) ve şarap (İsa’nın kanını simgeler) kâselerini, uçuşan böceklerden arındırarak korumaktı. Bu pratik işlev, Ortodoks ayininde ekmek ve şarabın saflığının bozulmaması ve cemaatin huşu içinde kalması açısından önemliydi.
Yelpazenin işlevi sadece pratik değildi; aynı zamanda yüksek sembolik ve törensel bir anlamı vardı. Ayin esnasında yelpaze sallanması, kutsal gizemlere ve kutsal mekâna saygı göstergesi kabul edilirdi. Özellikle değerli madenlerden (altın/gümüş) üretilmiş yelpazeler, ayindeki kutsal atmosferi yüceltmek için kullanılırdı. 6. yüzyıl Halep yelpazesi de gümüş ve kısmen altın yaldızlı olmasıyla, işlevinin ötesinde bir prestij nesnesi haline gelmiştir. Böyle kıymetli bir parçanın bir kilisede kullanılması, kilisenin veya bağışçılarının zenginliğini ve dindarlığını da gösteriyordu. Nitekim söz konusu yelpaze, aynı zamanda bir gümüş paten (sunak tabağı) ve kadeh (kâse) ile takım olup muhtemelen varlıklı bir çift (Megalos ve Nonnos adlarında kişiler) tarafından bir Suriye kilisesine M.S. 577 civarında hediye edilmiştir. Bu takım Bizans imparatorlarının kontrol damgalarını taşıyordu; kadeh imparator Jüstinyen I (527–565) devrinde, paten ve yelpaze ise halefi Jüstin II (565–578) devrinde imal edilmiştir. Bu bilgiler, yelpazenin kullanım amacının dini törenler olduğunu ve sosyal statü olarak kilise hiyerarşisine, muhtemelen yüksek ruhban sınıfına ait bir obje olduğunu teyit eder.

Günlük hayatta ise böylesine değerli madenlerden yapılma yelpazelerin kullanıldığına dair pek veri yoktur. Halk veya orta sınıf, serinleme ya da sinek kovma ihtiyacı için genellikle yaprak, hasır veya tüy gibi malzemelerden yapılmış basit yelpazeler kullanırdı. Saray ve soylular ise törensel bağlamda yelpaze kullansalar da bunlar genelde altın/gümüş yerine ipek, tüy vb. süslü malzemeler olabilirdi. 6. yüzyıl Halep yelpazesi tipindeki bir eser, ağırlığı ve değeri nedeniyle günlük kullanımda pratik olmazdı. Bu nedenle, sosyal statü olarak bu yelpazenin doğrudan kiliseye (dini elite) veya dolaylı olarak imparatorluk desteğiyle kiliseye armağan edilmiş bir soylu bağışına ait olduğunu söyleyebiliriz. Zaten imparatorluk damgaları da bu eşyaların devlet kontrolünde üretildiğini gösterir. Özetle, Halep menşeli gümüş yelpaze yalnızca törensel ve dini amaçlar için üretilmiş; Bizans kilise törenlerinde, özellikle kutsal ayin sırasında saygınlık ve koruyucu işlevi yerine getirmiştir.

Sanatsal Teknik ve Semboller
6. yüzyıla tarihlenen Halep kökenli gümüş litürjik yelpazenin ön yüzü. Merkezde dört kanatlı ve tekerlekli kerubim tasviri, kenarlarda ise tavus kuşu tüyü şeklinde oymalı süsler görülüyor. Eser gümüş levhadan dövme tekniğiyle yapılıp kısmen altın yaldızla vurgulanmıştır. Sanatsal açıdan Halep gümüş yelpazesi son derece incelikli bir işçilik sergiler. Yapım tekniği muhtemelen dövme (repoussé) ve kazıma (gravür) yöntemlerinin birleşimidir. Büyük olasılıkla ustalar, gümüş bir levhayı istenen yelpaze formunda döverek kabartma hale getirdiler; ardından detayları işlemek için kazıma ve kabartma teknikleri uyguladılar. Eserde kısmen altın yaldız (vermeil) kullanıldığı da gözlemlenmektedir. Nitekim mevcut durumda bazı kısımların altın rengiyle parlatılmış olması, eserin görsel etkisini ve kutsallığını artırma amacına yöneliktir. İmparatorluk damgalarının gümüş üzerine vurulmuş olması da, teknik açıdan Bizans saray atölyelerinde standartlara uygun şekilde üretildiğine işaret eder.


Yelpazenin biçimi ve bezemeleri dikkat çekicidir. Çapı yaklaşık 25–31 cm olan bu yelpaze, tepesinde hafif hilalî dilimli bir forma sahip dairesel bir panel ve alt kısmında tutmaya yarayan kısa bir sap içerir. Kenar konturu, 12 adet yuvarlatılmış çıkıntı ile çiçek yaprağı ya da tüy formunda dilimlenmiştir. Bu dilimli kenar bezemesinin her birinde ayrıntılı birer tavuskuşu tüyü motifi oyulmuştur. Gerçekten de eserin ustası, yelpazenin çevresini sanki 16 adet tavuskuşu teleğini tek tek dizmişçesine işlemiştir. Tavuskuşu tüyleri, üzerlerindeki “gözküresi” desenleriyle birlikte, hem gerçek yelpazelerin tüy malzemesine gönderme yapar, hem de erken Hristiyan sanatında ölümsüzlük ve cennet sembolizmini akla getirir (tavus kuşu, eti bozulmadığı için dirilişin sembolü kabul edilirdi).
Riha ve Stuma yelpazeleri, günümüze yalnızca “yuvarlak disk” kısımları ulaşmış olan litürjik objelerdir. Yaklaşık 30 cm çapındaki bu diskler, gümüşten yapılmış düz ve süslü dairelerdir ve görünürde bir sap taşımazlar. Ancak arka yüzeylerinde, merkezlenmiş bir vida deliği ya da bağlantı noktası bulunur. Bu detay, yelpazelerin aslında tek başına kullanılmadığını; aksine, ahşap, fildişi ya da gümüş kaplama bir sap ile birleştirilerek ayin sırasında diyakonlar tarafından tutulup sallandığını gösterir. Zamanla organik malzemeden yapılmış bu saplar çürümüş veya kaybolmuş olduğundan, günümüzde elimizde yalnızca bu görkemli yelpazelerin baş kısmı kalmıştır. Yine de yapısal izler, bu objelerin bir bütün olarak nasıl işlev gördüğünü açıkça ortaya koyar.

Yelpazenin merkezinde ise her iki yüzünde de görülebilen dairesel bir madalyon içinde muazzam bir melek tasviri bulunmaktadır. Bu melek figürü, Eski Ahit’te Hezekiel Kitabı’nda tarif edilen kerubim meleklerine dayanmaktadır. Kerublar, dört kanatlı ve dört yüzlü (insan, aslan, öküz ve kartal yüzleri) göksel yaratıklardır. Eserdeki ustanın yorumu ile kerubim figürü, etrafı kanatlarla çevrili tek bir yüz olarak görünse de aslında dört varlığı simgeler; zira figürün bedenini oluşturan kanatların üzerine dikkatle bakıldığında farklı hayvanî motifler ve göz desenleri seçilebilir. Kerubun hemen altında ve yanında betimlenen dört adet tekerlek motifi de doğrudan doğruya Hezekiel’in vizyonundaki “ruh dolu tekerlekleri” temsil eder. İncil’de peygamber Hezekiel, Tanrı’nın tahtının yanında “birbirine bağlı dört tekerlek ve her birinde ruh olduğu”nu görmüştü; eserde bu imge, meleğin altına yerleştirilen tekerlek sembolleriyle vurgulanmıştır. Kerub figürünün metal yüzeyde ışıldaması da tesadüf değildir: Hezekiel’de meleklerin “parıldayan tunç gibi bir parlaklığa” sahip olduğu yazılıdır. Sanatkâr bu etkiyi vermek için muhtemelen gümüşü cilalamış ve kısmen yaldızla canlandırmıştır.

Kerubim tasvirinin sembolik anlamı, erken Hristiyan geleneğinde derindir. Dört farklı yüzlü bu melek imgesi bir tetramorf olup İncillerin dört yazarını simgeler: geleneksel olarak Matta – insan, Markos – aslan, Luka – öküz, Yuhanna – kartal figürüyle özdeşleştirilmiştir. Böylece yelpazenin üzerindeki melek motifi, hem Eski Ahit’ten bir ilham (Tanrı’nın huzurundaki kerubim), hem de Yeni Ahit’in dört İnciline bir gönderme teşkil eder. Bu, ayin sırasında kullanılan objeye çok uygun bir sembolizmdir; zira papaz, Euharistiya ayininde dört İncil’den okur ve bu dört İncil, dört kerub tarafından temsil edilerek ilahi mesajın evrenselliğini ima eder. Tavuskuşu tüyleri de aynı şekilde sadece dekoratif olmayıp meleklerin kanatlarını ve cennet fikrini akla getirir. Orta kısımda yer alan kerubim sembolünün her iki yüzde de işlenmiş olması, yelpazenin hangi tarafı cemaate dönük olursa olsun aynı kutsal imgeyi göstermesini sağlamaktadır.

Sıradaki yelpaze ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen 6. yüzyıl Bizans yelpazesi, erken dönem Ortodoks litürjisinin hem teolojik hem de sanatsal dünyasına açılan bir penceredir. Stuma kökenli olduğu bilinen bu yelpaze, ikonografisinde taşıdığı altı kanatlı serafim figürü (hexapteryga) ile kardeşi olan Riha yelpazesinden tematik olarak ayrılır, ancak sanat tekniği, malzeme kullanımı ve kompozisyon dili açısından benzer bir üretim geleneğine mensuptur.


Eserin yapımında yüksek kaliteli gümüş levha kullanılmıştır. Yaklaşık 30 cm çapındaki dairesel disk, ortasında yüksek kabartma ile işlenmiş bir serafim figürüne, kenarlarında ise dilimli çıkıntılarla oluşturulmuş kanat-tüy benzeri motiflere sahiptir. Bu yelpaze, tıpkı Riha yelpazesi gibi tek başına tutulmaz; arka yüzeydeki bağlantı noktası aracılığıyla bir sap sistemine monte edilerek litürjik kullanıma uygun hâle getirilirdi. Sanatsal olarak eser, dövme (repoussé) ve kazıma (engraving) tekniklerinin birlikte kullanıldığı sofistike bir işçilik örneği sunar. Metalin kabartılarla şekillendirilmesi, figürlerin ışıkla oynayan yüzeylerde parıldamasını sağlamıştır.
Kompozisyonun merkezinde yer alan serafim figürü, altı kanadıyla dikkat çeker. Baş kısmı frontal pozda, çevresi simetrik olarak açılmış üçer kanatla çevrelenmiştir: ikisi yukarı doğru kalkmış, ikisi yüzünü örtmüş, ikisi ise aşağı doğru sarkarak hareket etkisi verir. Figürün yüzü, neredeyse insanî bir dinginlikle işlenmiştir; fakat göksel bir varlığa ait olduğunu hissettiren soyut bir ifadeye sahiptir. Kanatların üzerindeki ince detaylar –tüy damarları, göz benekleri, tüy uçlarının kıvrımı– ustalıklı bir natüralist yaklaşımla işlenmiştir.

Bu figür, doğrudan Yeşaya Kitabı 6:2’de tarif edilen serafim meleklerine dayanmaktadır: “Her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzünü kapıyor, ikisiyle ayaklarını örtüyor, ikisiyle uçuyordu.”
Serafimler, Tanrı’nın tahtının etrafında uçan ve kutsallığını ilan eden varlıklardır. Bu bağlamda, yelpazedeki serafim figürü yalnızca bir süsleme değil; ayinin kutsallığını vurgulayan, meleklerin Tanrı önünde hizmet edişini simgeleyen bir temsildir. Altı kanadın işlevsel yerleşimi bu kutsal görevleri birebir yansıtır: yüzü örtmek tevazuyu, ayakları örtmek kutsallığı, uçmak ise hizmeti simgeler.
Yelpazenin kenar bordüründe yer alan tüy ya da kanat benzeri çıkıntılar, doğrudan Riha yelpazesiyle ortaklık taşır. Bu süslemeler, hem figüratif anlamda yelpazenin gerçek kullanım amacına (hava sirkülasyonu) göndermede bulunur, hem de tavus kuşu tüyü sembolizmine uzanır. Tavus kuşu, erken Hristiyan sanatında dirilişin ve cennet saflığının sembolü olarak sıkça kullanılmıştır. Yelpazenin kenarındaki dilimli form, adeta meleğin etrafına açılan bir görkemli aura gibi tasarlanmıştır.

Riha yelpazesiyle karşılaştırıldığında Stuma yelpazesi, ikonografik açıdan hem benzerlik hem de farklılıklar gösterir. Riha yelpazesinin merkezinde, dört yüzlü ve dört kanatlı kerubim figürü (tetramorf) yer alır ve bu figürün etrafında çift tekerlek motifi dikkat çeker; bu, Hezekiel 1:15–21’de tarif edilen “ruhun tekerleklerde olduğu” vizyona açık bir göndermedir. Stuma yelpazesi ise merkezde yalnızca bir yüze sahip olan ve altı kanadıyla çevrelenmiş serafim figürünü taşır. Ancak daha önce zannedildiği gibi tamamen tekerleklerden yoksun değildir; figürün iki yanında, daha küçük ve sade işlenmiş iki tekerlek motifi yer almakta, böylece eserin sembolik dili kerubim tasvirine dolaylı biçimde bağlanmaktadır. Bu fark, ikonografik olarak Riha yelpazesinin Hezekiel’in vizyonuna, Stuma yelpazesinin ise öncelikle Yeşaya 6:2’deki serafim betimlemesine dayandığını gösterir. Her iki eserde de merkezdeki melek figürünü çevreleyen çok kanatlı yapılar, bütün diski kapsayan etkileyici bir kompozisyon yaratır. Figürlerdeki ruhani ifade ve kenar bordürlerindeki simetrik tasarım anlayışı ise bu iki yelpazenin büyük olasılıkla aynı atölyede ya da ortak bir sanatsal gelenekte üretildiğine işaret eder.
Sonuç olarak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki bu altı kanatlı serafim yelpazesi, sadece Bizans döneminin zanaatkârlık seviyesini değil; aynı zamanda litürjik nesnelerin nasıl derin sembolik ve teolojik anlamlar taşıyabildiğini gösteren eşsiz bir örnektir. Figüratif detaylar, yapım tekniği ve ikonografik derinliğiyle bu eser, erken Ortodoks dünyasında Tanrı’nın huzuruna çıkışta meleklerin nasıl bir aracı olarak konumlandırıldığını gözler önüne serer. Bu açıdan bakıldığında, yelpaze yalnızca bir ibadet aracı değil; göksel düzene dair sanat yoluyla yapılmış bir tefsirdir.
Hristiyanlıkta Tavus Kuşu: Dirilişin ve Sonsuz Yaşamın Işıltılı Sembolü
Tavus kuşu, Hristiyanlıkta ölümsüzlüğün, dirilişin ve Tanrı’nın yüceliğinin en göz alıcı sembollerinden biridir. Antik çağlardan bu yana estetik güzelliğiyle dikkat çeken bu hayvan, Hristiyan düşüncesi içinde hem fiziksel hem de ruhsal anlamlar kazanmıştır. Tavus kuşunun Hristiyanlıktaki bu sembolik yolculuğu, pagan inançlardan başlayarak kutsal metinlerin, ikonografinin ve litürjik objelerin içine ustalıkla işlemiştir.
Bu sembolizmin kökeni, antik kültürlere ve doğaya dayanır. Tavus kuşunun etinin bozulmadığına inanılırdı; Plinius ve Aelian gibi antik yazarlar bu hayvanın etinin yıllarca çürümeden kaldığını yazar. Bu inanış, erken Hristiyanlar tarafından Mesih’in dirilişine ve bedenin sonsuzluğuna sembolik bir göndermeyle yorumlandı. Tavus kuşunun her yıl tüylerini döküp daha da parlak tüylerle yenilenmesi ise yeniden doğuşun, arınmanın ve vaftizle gelen ruhsal yeniliğin bir işareti olarak kabul edildi.
Tavus kuşunun kuyruğundaki “göz” benekleri de tesadüfi bir süs değildir. Bu gözler, Hristiyan ikonografisinde Tanrı’nın her şeyi gören bakışını temsil eder. Aynı zamanda ilahî bilgelik, farkındalık ve uyanıklık anlamlarını da taşır. Bu gözler, tıpkı Tanrı’nın insan üzerindeki dikkatli gözetimi gibi, cennetle dünyayı birbirine bağlayan semboller hâline gelir.

Bu bağlamda, tavus kuşu özellikle erken Hristiyan sanatında cennetin temsili olarak sıkça kullanılmıştır. Roma ve Bizans dönemine ait katakomb duvarlarında, lahit kabartmalarında ve mozaiklerde tavus kuşları yaşam ağacının ya da cennet bahçesinin yanında, çeşmelerin ya da haçların çevresinde betimlenmiştir. Genellikle çift hâlinde resmedilen bu kuşlar, Tanrı ile insan arasındaki sonsuz birlikteliği, dirilmiş ruhun huzurunu ve ahiretteki kurtuluşu simgeler.
Tavus kuşu sadece sanatsal temsillerle sınırlı kalmaz; litürjik objelerde de önemli bir yer tutar. Örneğin, 6. yüzyıla tarihlenen Halep kökenli gümüş yelpazenin kenarları tavus kuşu tüyü motifleriyle bezelidir. Bu yelpazeler, Komünyon ayinlerinde kutsal ekmek ve şarabı sineklerden korumak için kullanılırken, üzerlerindeki tüy motifleri melek kanatlarını ve cennetin saflığını çağrıştırır. Tavus kuşu burada hem işlevsel hem de sembolik bir rol üstlenir; ilahî huzurun saf ve korunaklı kalmasını temsil eder.

Ayrıca, Aziz Augustinus gibi bazı Kilise Babaları da tavus kuşunu dirilişin bir işareti olarak görmüş; onun ölümsüzlüğü simgeleyen yapısını ilahî yaşamla özdeşleştirmiştir. Orta Çağ boyunca bu sembolizm gelişerek devam etmiş, tavus kuşu Hristiyan mezar taşlarında, el yazmalarında, ikonlarda ve kilise mimarisinde yer bulmuştur.
Sonuç olarak tavus kuşu, Hristiyanlıkta yalnızca estetik bir figür değil; Mesih’in dirilişine, bedenin çürümeyeceğine, ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrı’nın kudretine dair çok katmanlı bir semboldür. Onun parıldayan tüyleri, döngüsel yenilenmesi ve göz benekleriyle bezenmiş görkemi, hem göze hem ruha hitap eder. Tavus kuşu, cenneti imleyen bir canlıdan çok daha fazlasıdır: Hristiyan inancının en derin umutlarının ve ilahî vaatlerinin canlı bir yansımasıdır.
Neden Ortodokslarla ilgilidir?
Bugün Dumbarton Oaks Koleksiyonu’nda ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde korunan Riha ve Stuma kökenli 6. yüzyıl gümüş yelpazeler, sadece göz kamaştırıcı sanat eserleri değil; aynı zamanda erken dönem Doğu Hristiyanlığı, yani Bizans Ortodoks geleneği içinde derin litürjik ve sembolik anlamlar taşıyan kutsal nesnelerdir.
Bu eserlerin Ortodoks dünyasıyla olan doğrudan ilişkisi, hem tarihsel bağlamları hem de üzerlerindeki semboller aracılığıyla net bir biçimde ortaya konulabilir.
6.yüzyılda, Riha (Halep civarı), Stuma ve çevresi, Bizans İmparatorluğu’nun doğu eyaletleri arasında yer alıyordu. Bu dönem, imparator I. Justinianus ve ardından gelen II. Justinus’un yönetiminde, Bizans’ın hem siyasi hem de teolojik olarak merkeziyetçi bir yapı kazandığı yıllardı. Söz konusu bölgelerde uygulanan ayin düzeni, doğrudan Doğu Ortodoks litürjisinin temellerini oluşturdu. Bu bağlamda yelpazeler, yalnızca dini objeler değil, aynı zamanda Ortodoks ibadet anlayışının şekillendiği kritik bir döneme tanıklık eden somut kanıtlardır.
Bu yelpazeler, özellikle Euharistiya ayininde (Ortodokslukta bugüne dek süregelen Komünyon töreni) kullanılmak üzere tasarlanmıştı. Ayin sırasında kutsal ekmek ve şarabın çevresinde sinek gibi dış etkenleri uzaklaştırmak için diyakonlar tarafından sallanırdı. Ancak bu görev sadece pratik değil; aynı zamanda derin bir sembolizm taşırdı. Yelpazeler, Tanrı’nın huzurunun saflığını korumayı, kutsal mekânın bozulmazlığını ve ilahi sırların çevresini kuşatan göksel düzeni simgelerdi.
Bu sembolizm, yelpazelerin üzerindeki tasarımlarla açıkça vurgulanır. Riha yelpazesinin ortasında yer alan kerubim figürü – dört yüzlü ve dört kanatlı göksel varlık – Eski Ahit’te peygamber Hezekiel’in vizyonundan alınmıştır. Stuma yelpazesinde ise Yeşaya kitabındaki altı kanatlı serafim yer alır. Bu figürler, özellikle Doğu Ortodoks ikonografisinin temel imgeleri arasında kabul edilir. Kerubim ve serafimler, Tanrı’nın tahtı etrafında uçan kutsal yaratıklar olarak tasvir edilir ve litürjik sanatın merkezî ögeleri hâline gelir.
Özellikle Batı Kilisesi (Katolik gelenek) bu kadar yoğun bir yelpaze kullanım geleneği geliştirmemiştir. Latin litürjisinde bu tür figüratif yelpazeler nadiren görülür; daha çok ipekten, sade ve sembol içermeyen yelpazeler tercih edilmiştir. Bu da Riha ve Stuma yelpazelerinin, Doğu Hristiyanlığına özgü bir estetik ve teolojik anlayışı yansıttığını gösterir.
Üstelik bu yelpazelerin üzerindeki gümüş damgalar, dönemin Bizans imparatorlarının adlarını taşır: I. Justinianus (527–565) ve II. Justinus (565–578). Bu damgalar sadece tarihlemeyi kolaylaştırmaz; aynı zamanda yelpazelerin, devlet gözetiminde ya da imparatorluk atölyelerinde üretilen, resmî ve hiyerarşik bağlamda onaylanmış litürjik araçlar olduğunu da gösterir. Bu, Ortodoks dünyasında din ile devletin sıkı ilişkisinin bir yansımasıdır. İmparator, Tanrı’nın dünyevi temsilcisi olarak kabul edilir ve kilise ile imparatorluk ayin düzeni iç içe geçmiştir.
Sonuç olarak Riha ve Stuma yelpazeleri, erken dönem Doğu Hristiyanlığının yalnızca sanatını değil, inanç yapısını, ayin pratiğini ve ruhani sembolizmini somutlaştıran nadir ve olağanüstü eserlerdir. Onlar, bugünkü Doğu Ortodoks Kiliselerinin halen devam ettirdiği litürjik geleneklerin temellerini atan bir çağın sessiz tanıklarıdır. Sadece geçmişi yansıtmazlar; aynı zamanda bugünkü Ortodoks dünyasının da köklerini hatırlatırlar.
Benzer Eserler
6. yüzyıl Halep civarı gümüş yelpazeleri, günümüze son derece az sayıda ulaşmıştır. Araştırmalara göre Erken Bizans dönemine ait litürjik yelpazelerin sadece iki örneği günümüze gelebilmiştir. Bu iki benzer eser, muhtemelen aynı bölgede gömülmüş ve 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkarılmış olan Riha ve Stuma hazinelerindeki yelpazelerdir. Bunlar tasarım ve boyut olarak birbirine çok benzediğinden bir takım (çift) olarak değerlendirilir. Aşağıdaki tabloda bu iki benzer eser karşılaştırmalı olarak sunulmuştur:
6.yüzyıl Bizans dönemine ait iki eşsiz gümüş yelpaze, hem sanatsal hem de litürjik anlamda dikkate değerdir. Bunlardan ilki, Riha Yelpazesi, Suriye’nin Halep kentine bağlı Riha köyünde bulunmuştur. Merkezinde, Eski Ahit’te Hezekiel’in görümünde tarif edilen dört yüzlü ve dört kanatlı melek olan kerubim figürü yer alır. Bu figür, insan, aslan, öküz ve kartal yüzlerini bir araya getiren tetramorf anlayışını yansıtır. Yelpazenin kenar bordürü, tavus kuşu tüyü biçiminde kabartmalarla bezelidir. Ayrıca, Hezekiel’in vizyonundan alınan tekerlek motifleri, kerubime eşlik eder. Bu yelpaze günümüzde ABD’nin Washington DC şehrindeki Dumbarton Oaks Koleksiyonu’nda korunmaktadır (envanter numarası: BZ.1936.23).


İkinci yelpaze ise, yine Suriye’nin kuzeyinde bulunan Stuma bölgesinde keşfedilmiştir. Stuma Yelpazesi olarak anılan bu eser, tasarımı ve boyutu bakımından Riha yelpazesiyle büyük benzerlik taşır. Ancak merkez figürü farklıdır: burada, Eski Ahit’te Yeşaya’nın vizyonunda geçen altı kanatlı serafim meleği – yani hexapteryga – yer alır. Serafim figürünün yer aldığı bu yelpazede, kerubime özgü tekerlek motifleri bulunmaz. Kenar bordürü yine tüy ve kanat desenleriyle işlenmiş olup Riha yelpazesinin estetik dilini paylaşır. Bu yelpaze ise bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri Müzesi bölümünde sergilenmektedir (envanter no: 3578M).


Bu iki yelpazenin hem ikonografik hem işlevsel bağlamda bir çift olduğu düşünülmekte ve erken Bizans litürjik sanatının nadide örnekleri olarak kabul edilmektedir.
Her iki yelpaze de boyut ve kompozisyon açısından o kadar yakın benzerlik gösterir ki (çapları ~30 cm civarı), aynı ustanın elinden çıktıkları veya en azından aynı atölyede üretildikleri düşünülmektedir. Yukarıdaki tablodan görülebileceği üzere, temel fark merkezi melek figürünün türüdür: Biri kerubim (dört kanatlı), diğeri serafim (altı kanatlı) olarak tasvir edilmiştir. Bu farklılığa rağmen iki eser, muhtemelen Suriye’de aynı kilisede veya bölgede çift halde kullanılıyordu. Nitekim erken dönem kilise kaynakları, ayinlerde yelpazelerin çoğunlukla çift olarak bulunduğunu, sunakta iki yanda melek tasvirli yelpazeler tutulduğunu belirtir. Maalesef, Bizans dünyasından bu ikili dışında başka bir gümüş yelpaze örneği günümüze ulaşmamıştır. Ancak yazılı kaynaklar ve ikonografik tasvirler, benzer litürjik yelpazelerin başka coğrafyalarda da var olduğunu göstermektedir. Örneğin, Ravenna’daki 6. yy. mozaiklerde meleklerin imparator Justinyen’in yanında tören yelpazeleri taşıdığı betimlenmiştir (bu da kilise dışı, imparatorluk merasimlerinde de yelpaze kullanıldığına dair görsel bir delildir).
Yine Orta Çağ boyunca Doğu Hristiyan kiliselerinde metalden veya tahtadan yelpazeler (rhipidion) kullanılmaya devam etmiş, Süryani ve Kıpti geleneklerinde 13. yüzyıla tarihlenen bronz ve gümüş yelpaze örnekleri günümüze ulaşmıştır. Örneğin Deyr al-Surian (Mısır) manastırından 13. yüzyıl tarihli bir bronz yelpaze bugün Belçika’daki Mariemont Kraliyet Müzesi’nde sergilenmektedir. Benzer şekilde Urfa (Edessa) metropolitliğine ait bir çift gümüş yelpazenin 1920’lerde Halep’te bir Süryani kilisesinde kullanıldığı kaydedilmiştir (Rabo, 2000). Bu örnekler, yelpazenin bir litürjik eşya olarak yüzyıllar boyunca Doğu kiliselerinde yaşatıldığını gösterir.
Gümüş yelpazeler haricinde, 6. yüzyıl Suriye’sinden çıkarılan diğer metal eserler arasında kiliseye ait patena (ayin tabağı), kalis (kâse), buhurdan ve haç gibi objeler sayılabilir. Özellikle Halep çevresinde bulunan Antakya Hazinesi, Hama Hazinesi, Kaper Koraon Hazinesi gibi definelerde birçok gümüş litürjik obje ele geçmiştir. Bu eserler günümüzde Cleveland Museum of Art, Princeton University Art Museum, Walters Art Museum gibi çeşitli koleksiyonlara dağılmış durumdadır. Örneğin Antakya yakınlarında bulunan ünlü Antakya Patenası (muhtemel Komünyon sahnesi tasviriyle) bugün New York Metropolitan Sanat Müzesi’ndedir. Bu hazineler içinde doğrudan yelpaze olmasa da, Halep gümüş yelpazesi ile aynı üslup ve dönemi paylaşan diğer litürjik metal işçiliği örneklerini temsil ederler. Dolayısıyla Halep kökenli gümüş yelpaze, erken Bizans metal sanatının bir temsilcisi olarak tek başına eşsiz olsa da, ait olduğu litürjik takım ve bölgedeki diğer hazineler sayesinde daha geniş bir sanat tarihi bağlamına oturur.
Günümüzdeki Konumu
Halep (Riha) kökenli 6. yüzyıl gümüş yelpazesi günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nde, Washington D.C. şehrinde bulunan Dumbarton Oaks Müzesi’nin koleksiyonunda yer almaktadır. Bu müze, Harvard Üniversitesine bağlı bir araştırma enstitüsü olup Bizans sanat eserleri koleksiyonuyla tanınır. Yelpaze burada envanter numarası BZ.1936.23 ile kayıtlıdır ve sergiye açık durumdadır. Eser 1930’lu yıllarda bölgeden çıkarıldıktan sonra sanat piyasasına girmiş, 1936 yılında Robert Woods Bliss tarafından Paris’te satın alınarak Dumbarton Oaks’a kazandırılmıştır.

Halep yelpazesinin ikizi sayılabilecek Stuma yelpazesi ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri koleksiyonundadır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin Eski Şark Eserleri koleksiyonu envanterinde 3578 numara ile kayıtlı bu parça, 6. yüzyıl Suriye’sinden (Stuma hazinesinden) getirilmiştir. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarında bulunduğu için doğrudan doğruya İstanbul Müzesine kazandırıldığı anlaşılmaktadır. Her iki yelpaze de bugün ait oldukları coğrafyadan uzakta sergileniyor olsa da, akademik yayınlar ve dijital sergiler aracılığıyla detaylı şekilde incelenebilmekte ve izleyicilere sunulmaktadır. Özellikle Dumbarton Oaks’taki yelpaze, müzenin Bizans galerilerinde sergilenip çeşitli kataloglarda yayınlanmış; İstanbul’daki parça ise zaman zaman özel sergilerde ve yayınlarda tanıtılmıştır.

Kaynaklar
Dumbarton Oaks Koleksiyonu – “Silver Liturgical Fan (Rhipidion), ca. 565–578” koleksiyon kaydı ve açıklamalar
https://museum.doaks.org
The Byzantine Legacy – “Riha Treasure and Liturgical Silver of Syria” (ikonografi ve arkeolojik bağlam)
https://www.thebyzantinelegacy.com
ResearchGate – “The Liturgical Silver Fans from Riha and Stuma” (akademik makale ve ikonografik analiz)
https://www.researchgate.net
İstanbul Arkeoloji Müzeleri – Eski Şark Eserleri Kataloğu, Env. No: 3578M (Stuma Yelpazesi envanter bilgisi)
https://arkeoloji.gov.tr
(Ayrıntılı bilgi fiziksel müze kataloglarında yer almaktadır.)
Meryem Acara – “Bizans Döneminde Litürjik Gümüş Eserler” (yüksek lisans tezi, İstanbul Üniversitesi, 2016)
https://tez.yok.gov.tr
Holy Bible – Eski Ahit, Hezekiel 1:4–21 ve Yeşaya 6:2 (ikonografik referanslar)
https://biblegateway.com
