You are currently viewing “Konfederasyon Antietam’da Zafer Kazansaydı Tarihte Ne Değişirdi?”
<span class="bsf-rt-reading-time"><span class="bsf-rt-display-label" prefix="Okuma Süresi"></span> <span class="bsf-rt-display-time" reading_time="20"></span> <span class="bsf-rt-display-postfix" postfix="Dakika"></span></span><!-- .bsf-rt-reading-time -->

“Konfederasyon Antietam’da Zafer Kazansaydı Tarihte Ne Değişirdi?”

Amerikan İç Savaşı (1861–1865), yalnızca Kuzey ile Güney arasındaki askerî bir mücadele değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal yapısını, toplumsal dokusunu ve ahlaki yönelimini belirleyen tarihsel bir kırılma süreciydi. Bu savaşın seyri içinde bazı muharebeler, sonuçlarından bağımsız olarak, doğurdukları siyasal ve diplomatik etkiler nedeniyle belirleyici bir rol oynamıştır. Antietam Muharebesi bu bağlamda Amerikan İç Savaşı’nın en kritik dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

1862 yılının Eylül ayında, Güneyli General Robert E. Lee komutasındaki Konfederasyon ordusu, savaş boyunca Kuzey topraklarına gerçekleştirdiği ilk büyük çaplı taarruz kapsamında Maryland’e ilerledi. Lee’nin amacı yalnızca askerî bir başarı elde etmek değildi; aynı zamanda Birlik kamuoyunun moralini sarsmak, sınır eyaletlerinde Konfederasyon yanlısı bir siyasal hava yaratmak ve Avrupa devletlerinin —özellikle Büyük Britanya’nın— Güney’i tanımasını sağlayacak bir diplomatik ortam oluşturmaktı. Bu nedenle Antietam, cephede kazanılacak ya da kaybedilecek bir muharebeden çok daha fazlasını temsil ediyordu.

Birlik kuvvetleri, General George B. McClellan komutasındaki Potomac Ordusu ile Lee’nin ilerleyişini durdurmayı başardı. Her ne kadar muharebe taktik açıdan kesin bir Birlik zaferiyle sonuçlanmamış olsa da, Konfederasyon ordusunun geri çekilmek zorunda kalması, stratejik düzeyde Kuzey lehine bir sonuç doğurdu. Bu durum, savaşın seyrini yalnızca askerî anlamda değil, siyasal ve ideolojik açıdan da köklü biçimde etkiledi.

Antietam’ın hemen ardından Başkan Abraham Lincoln, savaşın karakterini temelden değiştiren Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi’ni ilan etti. Böylece İç Savaş, yalnızca Birlik’in korunmasına yönelik bir mücadele olmaktan çıkıp, köleliğin sona erdirilmesini hedefleyen ahlaki ve siyasal bir savaş hâline geldi. Aynı zamanda bu adım, Britanya başta olmak üzere Avrupa güçlerinin Konfederasyon’u tanıma ve müdahale etme ihtimalini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Lee’nin yıpranmış ordusunun Virginia’ya çekilmesiyle birlikte, Konfederasyon’un stratejik inisiyatifi de ciddi biçimde zayıfladı.

Ancak tarih yalnızca gerçekleşmiş olayların toplamı değildir; aynı zamanda gerçekleşmeyen ihtimallerin de değerlendirilmesiyle daha iyi anlaşılır. Antietam’da Konfederasyon’un galip gelmesi durumunda, Lincoln yönetiminin karşı karşıya kalacağı siyasal baskılar çok daha ağır olabilirdi. Böyle bir senaryoda Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi’nin ertelenmesi, hatta hiç ilan edilmemesi dahi mümkündü. Dahası, savaşın uzaması ve Birlik’in moral kaybı, 1864 başkanlık seçimlerinde Lincoln’ün yenilgiye uğramasına yol açabilirdi.

Bu röportajda, Amerikan İç Savaşı tarihinin önde gelen uzmanlarından biri olan Gary W. Gallagher (Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü), Antietam’da olası bir Konfederasyon zaferinin askerî, siyasal ve toplumsal sonuçlarını değerlendiriyor. Gallagher’ın analizi, alternatif tarih senaryolarının ancak sahadaki askerî gerçeklikler dikkate alındığında anlamlı olabileceğini vurgularken, tek bir muharebenin bir ulusun kaderini nasıl şekillendirebileceğini de açık biçimde ortaya koyuyor.

Antietam Muharebesi. Alexander Gardner’ın 19 Eylül 1862’de çektiği fotoğrafta, Antietam Muharebesi’nden sonra, arka planda Dunker Kilisesi ile ölü Konfederasyon askerleri.

Antietam’daki olası bir Konfederasyon zaferi Abraham Lincoln’ün başkanlığını nasıl etkilerdi?

1862 yazı, Başkan Abraham Lincoln için hem askerî hem de siyasal açıdan son derece sıkışık bir döneme işaret ediyordu. Haziran–Temmuz aylarında Virginia’da gerçekleşen Yedi Gün Muharebeleri, Birlik ordularının Potomac çevresinde büyük umutlarla başlattığı Richmond taarruzunun başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştu. General George B. McClellan komutasındaki Potomac Ordusu, sayıca üstün olmasına rağmen General Robert E. Lee’nin agresif ve risk almaya dayalı manevraları karşısında geri çekilmek zorunda kalmış, böylece savaşın erken safhasında Güney’in askerî kapasitesinin küçümsenmemesi gerektiği acı biçimde anlaşılmıştı. Bu yenilgi, yalnızca cephede değil, Washington’da da derin bir hayal kırıklığı yarattı ve Lincoln’ün savaş stratejisine yönelik eleştirileri artırdı.

Bu moral çöküntüsünün hemen ardından Ağustos 1862’de yaşanan İkinci Bull Run Muharebesi ise krizi daha da derinleştirdi. Birlik orduları bu kez, Lee’nin ordusuna karşı açık ve net bir yenilgi aldı. İkinci Bull Run, Kuzey kamuoyunda savaşın kazanılabilirliğine dair ciddi şüpheler doğurdu; ordu komutanlarının yetersizliği, savaşın uzaması ve can kayıplarının artması, Lincoln yönetimini hedef alan sert eleştirilerin yükselmesine yol açtı. Bu iki büyük askerî başarısızlık, Konfederasyon’un yalnızca savunmada değil, taarruzda da tehlikeli bir rakip olduğunu ortaya koymuştu.

Yarımada Harekâtı sırasındaki olayların Yedi Çamlar Muharebesi’ne kadar olan haritası.

Tam da bu askerî tablo içinde, 1862 ara seçimleri yaklaşmaktaydı ve savaşın gidişatı doğrudan sandık sonuçlarını etkileyecek durumdaydı. Kongre’de hâlihazırda güçlü bir konuma sahip olan Demokrat Parti, özellikle savaşın uzamasından ve federal hükümetin yetkilerinin genişlemesinden rahatsız olan seçmenleri arkasına almıştı. Seçmenin yaklaşık yüzde 45’ini oluşturan Demokrat taban, barış yanlısı söylemleri ve Lincoln’ün savaş politikalarına yönelik sert muhalefetiyle Cumhuriyetçi yönetim üzerinde ciddi bir baskı unsuru hâline gelmişti. Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Demokrat varlığı, Lincoln’ün hem askerî hem de siyasal manevra alanını daraltıyor; köleliğin kaldırılması gibi radikal adımların atılmasını, askerî bir başarıyla desteklenmediği sürece neredeyse imkânsız kılıyordu.

Amerikan İç Savaşı sırasında siyasal ayrım, temelde Birlik’in korunması konusunda değil, Birlik’in nasıl korunacağı meselesi üzerinden şekillenmiştir. Hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Parti, Konfederasyon’un ayrılmasına karşı çıkarak Birlik’ten (federal devletten) yana tavır almıştır. Ancak bu iki parti, savaşın yöntemi, amacı ve federal devletin rolü konusunda ciddi biçimde ayrışmıştır.

Demokratlar, Birlik’in korunmasını savunmakla birlikte, Abraham Lincoln’ün yürüttüğü sert savaş politikalarına karşıydı. Savaşın uzamasına, federal hükümetin yetkilerinin giderek genişlemesine, köleliğin kaldırılmasının savaşın temel amacı hâline getirilmesine ve zorunlu askerlik gibi uygulamalara itiraz ediyorlardı. Demokrat çizgi, “Birlik korunsun ama savaş barış yoluyla sona ersin” anlayışını benimsiyor; Lincoln’ün Cumhuriyetçi, merkeziyetçi ve kölelik karşıtı siyasetini fazla radikal buluyordu. Bu nedenle Demokratlar Birlikçi olmakla birlikte, daha uzlaşmacı ve sınırlı bir federal devlet vizyonunu savunuyordu.

Cumhuriyetçiler ise Birlik’in yalnızca korunmasını değil, askerî zafer yoluyla kesin biçimde korunmasını hedefliyordu. Eyaletlerin ayrılmasına kesin olarak karşı çıkan Cumhuriyetçi Parti, güçlü bir federal devlet anlayışını benimsedi ve savaş ilerledikçe köleliğin kaldırılmasını İç Savaş’ın merkezî amacı hâline getirdi. Lincoln’ün de mensubu olduğu bu çizgi, sert savaş politikalarını, zorunlu askerliği ve köleliğin anayasal olarak sona erdirilmesini destekledi.

Abraham Lincoln ve George B. McClellan.

Bu nedenle Yedi Gün Muharebeleri ve İkinci Bull Run yalnızca cephede kaybedilmiş savaşlar değil, Lincoln’ün başkanlığını ve İç Savaş’ın siyasal yönünü tehdit eden gelişmelerdi. Orduların başarısızlığı, doğrudan doğruya Kongre dengelerine, kamuoyunun moraline ve başkanın geleceğine yansıyor; savaşın kaderi ile Amerikan demokrasisinin işleyişi birbirine sıkı sıkıya bağlanmış hâle geliyordu.

Lincoln’ün köleliğin kaldırılması konusunda ilerleyebilmesi için geniş bir desteğe ihtiyacı vardı; sadece Cumhuriyetçilerden değil, ordu içindeki Demokrat askerlerden de destek almalıydı. Bu koşullar altında Konfederasyon’un (Güney) en gözde ordusunun Potomac Nehri’ni geçerek kuzeye girmesi, siyasi baskıyı daha da artırdı. Eğer Birlik ordusu Antietam’da mağlup olsaydı, bu durum Lincoln yönetimi açısından kesinlikle kötü sonuçlar doğururdu. Lincoln’ın görev süreci ciddi biçimde zorlaşır, Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi’nin ilanı gecikirdi. Bildirge en azından askerî açıdan kazanılmış bir zafer sonrasına ertelenirdi ve bunun ses getiren bir zafer olması gerekirdi.

Potomac Nehri.

1862 yılının sonunda Tennessee’deki Batı Cephesi’nde kazanılan Stones River Muharebesi, askerî açıdan Birlik için önemli bir başarı olmakla birlikte, siyasal etkileri bakımından yeterli olup olmayacağı son derece tartışmalıydı. Zafer, ağır kayıplar pahasına elde edilmişti ve kamuoyunda “kesin bir dönüm noktası” olarak algılanacak ölçüde sarsıcı bir etki yaratmamıştı. Üstelik savaşın Doğu Cephesi’nde yaşanan başarısızlıklar, Batı’daki bu kazanımın yarattığı olumlu havayı büyük ölçüde gölgeliyordu. Bu nedenle Stones River, Lincoln yönetimi açısından bir nefes alma imkânı sunsa da, savaşın genel gidişatını ve siyasal dengeleri köklü biçimde değiştirecek bir başarı olarak görülmüyordu.

Buna rağmen Başkan Abraham Lincoln’ün bu aşamada görevinden istifa etmesi ya da siyasal mücadeleden çekilmesi beklenemezdi. Zira 1864 başkanlık seçimlerine hâlen iki yıl vardı ve İç Savaş’ın doğası gereği askerî ve siyasal koşullar çok kısa süreler içinde dramatik biçimde değişebiliyordu. Lincoln, savaş boyunca defalarca kamuoyunun umutsuzluğa kapıldığı anlara tanıklık etmiş, ancak cephedeki gelişmelerin bu havayı tersine çevirebileceğini de deneyimlemişti. Bu nedenle geçici başarısızlıklar, onun gözünde nihai sonucu belirleyen etkenler değildi.

Ne var ki 1864 yazına gelindiğinde tablo son derece karanlık bir hâl aldı. Savaş uzamış, kayıplar artmış, Kuzey kamuoyunda yorgunluk ve bıkkınlık belirginleşmişti. Bu atmosferde Lincoln’ün yeniden seçilemeyeceği neredeyse kesin bir ihtimal olarak görülüyordu. İşte bu dönemde kaleme aldığı ve sonradan “Kör Muhtıra” olarak anılacak olan belge, Lincoln’ün içinde bulunduğu siyasal çıkmazı açık biçimde yansıtır. Muhtırada Lincoln, yaklaşan seçimleri büyük olasılıkla kaybedeceğini kabul ediyor; Demokratların iktidara gelmesi hâlinde savaşın kazanılamayacağını öngörüyordu. Bu nedenle, görev süresi sona ermeden önce, Birlik’in askerî açıdan kesin bir üstünlük sağlaması gerektiğini vurguluyordu.

Abraham Lincoln, “Kör Not” metni, 23 Ağustos 1864, Abraham Lincoln Papers, Manuscript Division, Library of Congress.

Bu belge, Lincoln’ün umutsuzluğunu değil, tersine tarihsel sorumluluk bilincini yansıtır. Başkan, kişisel siyasal geleceğinden bağımsız olarak, savaşın kaderini belirleyecek askerî başarıların ertelenemeyeceğinin farkındaydı. Dolayısıyla Stones River gibi sınırlı zaferler yeterli değildi; kamuoyunun güvenini yeniden kazanacak, savaşın geri dönülmez biçimde Birlik lehine döndüğünü gösterecek büyük ve görünür askerî başarılar kaçınılmazdı.

Sonuçta savaşın gidişatını belirleyen unsur, cephedeki askerî başarıların kamuoyu üzerindeki doğrudan etkisiydi ve bu etki 1864 sonbaharında dramatik biçimde ortaya çıktı. General William Tecumseh Sherman’ın Eylül 1864’te Atlanta’yı ele geçirmesi, yalnızca stratejik bir kentin düşmesi anlamına gelmiyordu; bu gelişme, Konfederasyon’un ekonomik ve lojistik kalbinin ciddi biçimde yaralandığını simgeliyordu. Atlanta’nın kaybı, Güney’de savaşın sürdürülebilirliğine dair umutları zayıflatırken, Kuzey’de ise uzun süredir görülmeyen bir zafer duygusu yarattı. Kamuoyu nezdinde bu başarı, savaşın nihayet kazanılabilir olduğu düşüncesini yeniden güçlendirdi.

Aynı dönemde General Philip Sheridan’ın Shenandoah Vadisi’nde kazandığı art arda zaferler, bu algıyı daha da pekiştirdi. Shenandoah Vadisi, Konfederasyon için yalnızca askerî bir cephe değil, aynı zamanda hayati bir tarım ve ikmal bölgesiydi. Sheridan’ın uyguladığı sert harekât, Konfederasyon ordularının bu bölgeden beslenmesini büyük ölçüde engelledi ve Güney’in savaş kapasitesini ciddi biçimde azalttı. Üçüncü Winchester ve Cedar Creek gibi muharebeler, Birlik’in artık yalnızca savunmada değil, kesin sonuç almaya yönelik bir taarruz stratejisi izlediğini gösteriyordu.

General Philip Sheridan ve General William Tecumseh Sherman.

Bu askerî gelişmelerin etkisi cepheyle sınırlı kalmadı. Kuzey’de savaş yorgunluğu ve umutsuzluk yerini hızla iyimserliğe bıraktı; Lincoln yönetimine yönelik eleştiriler belirgin biçimde azaldı. Cephede elde edilen her somut başarı, cephe gerisindeki siyasal atmosferi ve seçmen davranışını doğrudan etkiliyordu. Gazeteler, mitingler ve kamuoyu tartışmaları artık savaşın kaybedilme ihtimalinden ziyade, zaferin ne zaman ve hangi koşullarda tamamlanacağı üzerine yoğunlaşıyordu.

Bu nedenle Atlanta’nın düşmesi ve Shenandoah Vadisi’ndeki zaferler, yalnızca askerî dönüm noktaları değil, aynı zamanda 1864 başkanlık seçimlerinin kaderini belirleyen gelişmelerdi. Cephede işler değiştiğinde, cephe gerisindeki moralin ve siyasal dengelerin ne denli hızlı dönüşebildiği bu süreçte açık biçimde görülmüştür; Lincoln’ün yeniden seçilmesini mümkün kılan temel etken de tam olarak bu askerî başarıların yarattığı psikolojik ve siyasal kırılmaydı.

Lincoln 1864 seçimlerini kazanamasaydı ne olurdu? Hayatta kalır mıydı?

Eğer Lincoln 1864’te yeniden seçilemeseydi, tek dönemle sınırlı başarısız bir başkan olarak tarihe geçerdi. Başkanlığı, kaybedilmiş bir savaş girişimiyle anılırdı. Diğer taraftan, onun suikasta kurban gitmesi için gerekli koşulların çoğu ortaya çıkmayabilirdi. Lincoln’e suikast düzenleyen John Wilkes Booth’un sözlerine bakılırsa, başkanı öldürmesinin temel sebebi seçim sonrası yaptığı bir konuşmaydı. Booth, Lincoln’ün Siyah erkeklere oy hakkı tanınacağını söylediği o konuşma sırasında salonda olduğunu ifade etmişti. Onun için bardağı taşıran son damla buydu. Siyah erkeklerin oy kullanması fikrine dahi tahammül edemiyordu ve bu konuşma üzerine suikasta karar vermişti. Dolayısıyla, eğer Lincoln yeniden seçilmemiş olsaydı ve bu açıklamayı yapmasaydı, suikast muhtemelen gerçekleşmezdi. Lincoln’ün seçimi kazanmasının ardında savaş alanındaki zaferler yatıyordu. General Sherman’ın Atlanta’yı ele geçirmesi, General Sheridan’ın Shenandoah Vadisi’ndeki harekâtı ve özellikle de Üçüncü Winchester Muharebesi (Eylül 1864) ve ardından gelen Cedar Creek zaferi (Ekim 1864), kamuoyunun fikrini değiştirdi. Bence asıl belirleyici unsur buydu. Hatta aynı yılın Haziran ayında General Jubal Early komutasındaki Konfederasyon birliklerinin Washington’a kadar ilerleyip şehre top mermileri yağdırmasına rağmen Lincoln’ın seçilebilmesi, zaferlerin ne kadar etkili olduğunu gösterir. Bu başanlar olmasaydı Lincoln büyük ihtimalle seçimi kaybederdi. Belki rakibi George McClellan’a değil, ama başka bir Demokrat’a…

Abraham Lincoln Suikasti, New York Daily’de.

Lincoln ikinci kez göreve başlarken yaptığı konuşmada savaşın seyrine dikkat çekmiş ve şöyle demişti: “Diğer her şeyin esasen bağlı olduğu nokta, ordumuzun kaydettiği ilerlemedir.” Bence bu dönemi anlamaya çalışan herkesin önce sahadaki askeri tabloya bakması gerekir. Askerî gelişmeleri dikkate almadan o yıllara dair alternatif senaryolar kurmak, tarihsel gerçeklikten kopmak olur.
Antietam’da bir yenilgi yaşansaydı, General McClellan muhtemelen savunmaya çekilir ve kuvvetlerini Washington çevresine konuşlandırarak temkinli davranırdı. Bu durum, özellikle savaşın Doğu Cephesi’nde Birlik ordularının komutasını üstlenecek yetkin bir lidere ihtiyaç duyulduğu gerçeğini çok daha net biçimde ortaya koyardı. Lincoln bu ihtiyacın farkındaydı elbette ama böylesine kritik bir görevi üstlenecek doğru komutanı bulmak hiç de kolay değildi. Antietam’daki olası bir yenilgi savaşın kaybedilmesine yol açmazdı, fakat Lincoln’ün işini fazlasıyla zorlaştını askeri ve siyasi açıdan önünü görmesini güçleştirirdi.

Köleliğin kaldırılması açısından bakınca, Antietam’da olası bir Konfederasyon zaferi nasıl bir etki yaratırdı?

Köleliğin kaldırılması süreci doğrudan ordunun ilerleyişine bağlıydı. Birlik orduları nereye girerse orada özgürleşme ihtimali doğuyordu. Köleliğin fiilen son bulduğu gün olarak kabul edilen Juneteenth’in Texas’ta geç gerçekleşmesinin sebebi de budur: Birlik ordusu bölgeye 1865’te ulaşabildiği için, kölelik orada ancak bu tarihte fiilen sona erdi. Texas, savaş boyunca büyük ölçüde Konfederasyon kontrolünde kaldığından, Lincoln’ün 1 Ocak 1863’te ilan ettiği Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi bu bölgede uzun süre uygulanamadı. General Gordon Granger’ın 19 Haziran 1865’te Galveston’a gelerek bildirgenin yürürlüğe girdiğini duyurmasıyla, özgürleşme süreci Texas’ta da fiilen tamamlanmış oldu. Bu gecikme, köleliğin kaldırılmasının sahadaki askeri ilerlemeye ne kadar bagh olduğunu açık biçimde gösterir. Birlik ordularının ilerleyişi, köleliğin sona ermesinde çoğu zaman siyasal bildirgelerden ve ahlaki söylemlerden çok daha doğrudan ve belirleyici bir rol oynamıştır. Nitekim General William Tecumseh Sherman gibi bazı Birlik komutanları, Afrika kökenli Amerikalılara kişisel ya da ideolojik düzeyde özel bir yakınlık duymuyordu. Sherman’ın yazışmaları ve uygulamaları, onun önceliğinin kölelerin toplumsal eşitliği değil, Konfederasyon’un askerî ve ekonomik olarak çökertilmesi olduğunu açıkça gösterir. Buna rağmen, Sherman’ın ordusunun geçtiği her bölgede kölelik fiilen çözülmeye başlamış, köleleştirilmiş insanlar Birlik hatlarına sığınarak özgürleşme sürecinin parçası hâline gelmiştir. Bu durum, bireysel niyetlerden bağımsız olarak, ordunun varlığının kendi başına özgürleştirici bir güç olduğunu ortaya koyar.

Bu olgu, Amerikan tarihindeki önceki savaş deneyimleriyle de paralellik taşır. 1812 Savaşı sırasında ve özellikle Amerikan Devrimi döneminde, Britanya ordusunun Kuzey Amerika’daki ilerleyişi benzer bir etki yaratmıştı. Britanyalı komutanlar köleliği ahlaki nedenlerle ortadan kaldırmayı hedeflememiş olsa da, köleleştirilmiş insanların İngiliz hatlarına kaçmalarına izin verilmesi ve onlara özgürlük vaadinde bulunulması, kölelik düzenini fiilen zayıflatmıştı. Bu örneklerde de görüldüğü üzere, özgürleşme çoğu zaman ideolojik bir karardan ziyade, askerî güç dengelerinin değişmesiyle mümkün olabilmiştir.

General William Tecumseh Sherman.

Amerikan İç Savaşı bağlamında da benzer bir mekanizma işlemiştir. Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi, hukuki ve siyasal açıdan son derece önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte, bildirgenin fiilî etkisi büyük ölçüde Birlik ordularının sahadaki ilerleyişine bağlıydı. Birlik kuvvetleri nereye girerse, orada kölelik uygulaması çökmeye başlıyor; Birlik’in ulaşamadığı bölgelerde ise kölelik varlığını sürdürüyordu. Bu nedenle Texas’ta özgürleşmenin 1865’e kadar gecikmesi, bildirgenin sınırlılığından değil, Birlik ordusunun bölgeye geç ulaşmasından kaynaklanmıştı.

Bu çerçevede Antietam Muharebesi’nde Konfederasyon’un kazanması, yalnızca Lincoln’ün Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi’ni ilan etmesini geciktirmekle kalmazdı. Daha da önemlisi, Birlik ordularının askerî inisiyatifini zayıflatarak sahadaki ilerlemeyi yavaşlatır, dolayısıyla özgürleşme sürecinin birçok bölgede daha geç başlamasına yol açardı. Özgürlük, bu senaryoda bir anda ilan edilen bir hak olmaktan ziyade, cephedeki askerî denge değiştikçe ağır ağır genişleyen bir olgu hâline gelirdi.

Sonuç olarak Amerikan İç Savaşı’nda köleliğin sona ermesini belirleyen temel unsur, siyasal iradenin tek başına aldığı kararlar değil, bu kararları hayata geçirebilecek askerî gücün sahada ne ölçüde ilerleyebildiğidir. Sherman ve benzeri generallerin kişisel tutumlarından bağımsız olarak, Birlik ordusunun varlığı ve hareketi, özgürleşmenin asıl motoru olmuştur.

ABD’nin çeşitli eyaletlerinde köleliğin kaldırılması, köleliğin kaldırıldığı tarih ve (bazı durumlarda) şekle göre kodlanmıştır.

Antietam’da Konfederasyon galip gelseydi, Büyük Britanya Amerikan İç Savaşı’na müdahil olur muydu?

Savaş henüz devam ederken, dönemin Britanya siyasetinde Amerikan İç Savaşı yakından izlenen ve ciddi biçimde tartışılan bir meseleydi. Başbakan Lord Palmerston ile Dışişleri Bakanı John Russell, çatışmanın Avrupa çıkarları üzerindeki etkilerini değerlendirmiş ve Britanya’nın, savaşı sona erdirmek amacıyla arabulucu bir güç olarak devreye girme ihtimalini resmî düzeyde görüşmeye başlamışlardı. Bu ilginin temelinde insani kaygılardan ziyade, Britanya’nın ekonomik ve jeopolitik çıkarları yatıyordu. Özellikle İngiliz tekstil sanayisinin büyük ölçüde Güney eyaletlerinden gelen pamuğa bağımlı olması, Konfederasyon’un kaderini Londra açısından stratejik bir mesele hâline getiriyordu.

Bununla birlikte Britanya, açık biçimde Konfederasyon’u askerî olarak desteklemek konusunda son derece temkinliydi. Bir yandan Güney’in bağımsızlığının tanınması, pamuk tedarikini güvence altına alabilir ve Birleşik Devletler’in küresel güç olarak yükselişini sınırlayabilirdi; öte yandan böyle bir adım, Birlik ile doğrudan bir savaşı göze almak anlamına geliyordu. Ayrıca köleliğe dayalı bir devletin resmen tanınması, Britanya kamuoyunda ve Parlamento’da ciddi ahlaki ve siyasal tepkilere yol açabilirdi. Bu nedenle Londra, Konfederasyon’a sempati duyan çevrelere rağmen, açık bir taraf tutmaktan kaçındı ve gelişmeleri askerî dengeler üzerinden değerlendirmeyi tercih etti.

Revealing Histories: Remembering Slavery”nin izniyle, Amerikan Güneyi ile Büyük Britanya arasındaki on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki ham pamuk ticaretini gösteren harita.

Atlantik dünyasında Üçgen Ticaret olarak bilinen sistem, Amerika, Avrupa ve Afrika arasında kurulan bütünleşik ve kendi kendini besleyen bir sömürü döngüsüne dayanıyordu. Amerika’nın özellikle Güney eyaletlerinde, köleleştirilmiş Afrikalılar tarafından üretilen pamuk, tütün ve şeker gibi tarım ürünleri Atlantik’i aşarak İngiltere (Manchester, Liverpool), Fransa ve diğer Avrupa sanayi merkezlerine gönderiliyor; burada ham pamuk dokuma tezgâhlarında işlenerek kumaş, iplik ve giysiye dönüştürülüyor, aynı zamanda silah, barut, metal aletler, alkol, cam boncuklar ve çeşitli sanayi malları üretiliyordu. Bu üretilmiş mallar daha sonra Afrika’ya taşınıyor ve para karşılığında değil, yerel yöneticilere, köle tüccarlarına ve savaş ağalarına doğrudan “ticaret” adı altında veriliyordu; çünkü Sahra-altı Afrika’da ortak ve yaygın bir para sistemi bulunmuyor, Avrupa parası yerel iktidar ilişkileri açısından işlevsel kabul edilmiyordu. Dahası, Avrupa için son derece ucuz olan bu sanayi ürünleri Afrika’da statü, güç ve prestij anlamına geliyor; özellikle silahlar, yerel çatışmaları körükleyerek daha fazla esir alınmasını sağlıyor ve köle arzını sürekli kılıyordu.

İngiliz köle gemisi Brooks, bir İngiliz kölelik karşıtı broşürünün detayı. Broşür, Brooks gemisini ve 420’den fazla köleleştirilmiş yetişkin ve çocuğun gemide nasıl taşınabileceğini gösteriyor, yaklaşık 1790.

Böylece Avrupa, para yerine güç dağıtarak yalnızca insan satın almıyor, aynı zamanda köle ticaretini sürdürülebilir hâle getiren siyasal ve askerî koşulları da bilinçli biçimde yaratıyordu. Afrika’dan zorla alınan insanlar Atlantik üzerinden Amerika’ya taşınıyor, bu yolculuk aşırı ölüm oranları ve insanlık dışı koşullarla yürütülen endüstriyel ölçekte bir insan taşımacılığına dönüşüyordu; Amerika’ya ulaştırılan köleleştirilmiş insanlar plantasyonlarda çalıştırılıyor, yeniden pamuk üretiyor ve bu pamuk tekrar Avrupa’ya gönderilerek döngü baştan başlıyordu. Sonuçta Avrupa hızla sanayileşirken, Amerika’nın güneyi ham maddeye dayalı tarıma bağımlı kaldı; Afrika ise büyük bir nüfus kaybına uğradı, silahlandırıldı ve iç çatışmalarla zayıflatıldı. Bu nedenle Üçgen Ticaret yalnızca ekonomik bir ağ değil, küresel ölçekte kurulmuş bir sömürü makinesiydi; İngiltere’nin Güney pamuğuna bağımlılığı da bu tarihsel sistemden kaynaklanıyor ve Antietam gibi muharebeleri yalnızca askerî değil, aynı zamanda küresel ekonomik dengeleri etkileyen kırılma noktaları hâline getiriyordu.

İşte bu noktada Antietam Muharebesi kritik bir eşik oluşturuyordu. Antietam’da Konfederasyon’un kazanacağı açık ve ikna edici bir zafer, Güney’in askerî olarak ayakta kalabileceğini ve hatta savaşı kazanma ihtimalinin bulunduğunu gösterecekti. Böyle bir senaryoda Londra’dan mutlaka bir tepki gelmesi beklenirdi. Bu tepki büyük olasılıkla doğrudan asker gönderme şeklinde olmazdı; ancak Konfederasyon’un resmen tanınması, diplomatik baskının artırılması ya da arabuluculuk teklifinin daha sert ve dayatmacı bir biçimde gündeme getirilmesi gibi adımlar söz konusu olabilirdi. Bu tür bir müdahale, savaşın uluslararası bir boyut kazanmasına yol açarak Birlik’in manevra alanını ciddi biçimde daraltırdı.

Dolayısıyla Antietam’da Konfederasyon’un galip gelmesi, yalnızca cephedeki güç dengesini değil, savaşın diplomatik çerçevesini de kökten değiştirebilirdi. Britanya’nın devreye girmesi, Lincoln yönetimi açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurur; Birlik’in savaşı iç mesele olarak sürdürme imkânını zayıflatır ve Amerika Birleşik Devletleri’ni büyük bir uluslararası baskı altına sokardı. Kesin olan şudur ki, Antietam’da Konfederasyon lehine alınacak bir sonuç, Londra’yı kayıtsız bırakmaz ve savaşın seyrini yalnızca Amerikan kıtasıyla sınırlı olmaktan çıkarırdı.

Maryland halkı neden General Lee’nin umduğu gibi Konfederasyon’u desteklemedi?

General Robert E. Lee, 1862’de Maryland’e yönelirken bu eyaletin sınır eyalet niteliğine özel bir önem atfediyordu. Maryland resmen Birlik’e bağlıydı; ancak kölelik yasal olmaya devam ediyor, özellikle kırsal kesimlerde köle sahibi plantasyon sahipleri ve Güney’e kültürel olarak yakın bir nüfus bulunuyordu. Lee, Konfederasyon ordusunun Maryland topraklarında elde edeceği bir askerî başarının, eyaletteki bu kesimleri cesaretlendireceğini, gönüllü katılımları artıracağını ve hatta Maryland’in Konfederasyon safına çekilmesini mümkün kılabileceğini umuyordu. Böyle bir gelişme, hem Birlik başkenti Washington’u doğrudan tehdit altına sokacak hem de savaşın siyasal dengelerini kökten değiştirecekti.

Ne var ki bu beklenti, sahadaki coğrafi ve toplumsal gerçeklerle örtüşmedi. Lee ordusunu, Maryland’in görece Birlik yanlısı, köle sahipliğinin sınırlı olduğu ve federal otoritenin güçlü biçimde hissedildiği bölgelerinden geçirdi. Bu bölgelerde yaşayan halk, Konfederasyon ordusunu bir “kurtarıcı” olarak değil, çoğu zaman tedirginlikle karşılanan bir işgal gücü olarak gördü. Dolayısıyla Lee’nin umduğu gönüllü asker desteği ve lojistik katkı büyük ölçüde gerçekleşmedi; Maryland halkı, Güney’e sempati duyan kesimler bulunsa da, açık bir siyasal kopuşa hazır değildi.

Konfederasyon, Birlik ve Sınır eyaletlerinin haritası.

Bu hamlenin ardında yatan nedenler yalnızca siyasal hesaplar değildi. 1862 sonbaharına gelindiğinde Kuzey Virginia Ordusu, uzun süredir devam eden muharebeler nedeniyle ciddi biçimde yıpranmış durumdaydı. Askerler bitkin düşmüş, üniformalar parçalanmış, silah ve mühimmat kadar temel gıda maddeleri de ciddi ölçüde azalmıştı. Üstelik Konfederasyon’un ana topraklarından biri olan Virginia, savaşın ağırlığını doğrudan hissediyor; sürekli geçen ordular, çiftçilerin tarlalarını harap ediyor ve hasat yapılmasını neredeyse imkânsız hâle getiriyordu. Lee, ordusunu Virginia’da tutmanın hem askerî hem de ekonomik açıdan sürdürülemez olduğunu görüyordu.

Bu koşullar altında Lee, büyük bir risk alarak ordusunu Potomac Nehri’nin ötesine, Birlik topraklarına taşıdı. Bu hamlenin temel amaçlarından biri, Virginia’daki çiftçilere hasatlarını toplamak için zaman kazandırmak; diğeri ise Maryland’in nispeten el değmemiş tarım bölgelerinden yiyecek, giyecek ve diğer ikmal malzemelerini temin ederek ordunun nefes almasını sağlamaktı. Aynı zamanda Lee, sayıca üstün olan Birlik ordusunu kendi seçtiği koşullarda karşılık vermeye zorlayarak inisiyatifi elinde tutmayı hedefliyordu. Ona göre savunmada kalmak, yıpranmış Konfederasyon ordusunu yavaş ama kaçınılmaz bir tükenişe sürükleyecekti.

Bu strateji, tarihçiler tarafından kimi zaman aşırı cesur ve tehlikeli bulunmuştur. Ancak ordunun içinde bulunduğu lojistik yetersizlikler, Virginia’nın tükenmişliği ve Konfederasyon’un sınırlı insan ve kaynak rezervleri dikkate alındığında, Lee’nin önünde gerçek anlamda çok az seçenek bulunduğu da açıktır. Maryland Seferi, bu açıdan bakıldığında, Konfederasyon’un güç gösterisinden ziyade zorunluluktan doğmuş bir risk olarak değerlendirilmelidir.

Antietam Muharebesi’nde Konfederasyon zafer kazansaydı, General Lee ve Kuzey Virginia Ordusu’nun bir sonraki askerî hamlesi ne olurdu?

1862 yılının Eylül–Ekim aylarına gelindiğinde General Robert E. Lee’nin Kuzey Virginia Ordusu, niceliksel açıdan ciddi biçimde küçülmüş durumdaydı. Toplam mevcudu yaklaşık 50.000 asker civarındaydı ve Antietam Muharebesi’nde fiilen çarpışmaya giren birliklerin sayısı 35.000’i geçmiyordu. Buna karşılık Birlik kuvvetlerinin başındaki General George B. McClellan, yaklaşık 85.000 askerlik bir orduyu komuta ediyordu. Bu ezici sayı farkı, Lee’nin Antietam’da kazanabileceği askerî sonuçların doğası gereği sınırlı olmasını beraberinde getiriyordu. Üstelik Birlik ordusu, kendi topraklarında ve güçlü ikmal hatlarına son derece yakın bir konumda bulunuyordu; bu durum, Konfederasyon ordusunun uzun süreli ve derinlemesine bir taarruz yürütmesini neredeyse imkânsız hâle getiriyordu.

Bu koşullar altında Lee’nin Antietam’da elde edeceği olası bir zafer, başkent Washington ya da büyük bir sanayi merkezi olan Philadelphia’yı doğrudan tehdit edecek ölçekte bir askerî ilerlemeye dönüşemezdi. Lee’nin stratejik hedefi, büyük şehirleri ele geçirmekten ziyade, Kuzey topraklarında mümkün olduğunca uzun süre kalmak ve bu varlığı siyasal bir baskı aracına dönüştürmekti. Bu nedenle olası bir Konfederasyon zaferi sonrasında Lee’nin, Maryland’in henüz savaşla yıkıma uğramamış verimli tarım bölgelerinde manevralar yaparak ordusunun yiyecek ve ikmal ihtiyacını buradan karşılamaya çalışması en muhtemel senaryodur. Böylece hem Virginia’daki çiftçilere zaman kazandırılacak hem de Konfederasyon ordusu kısa süreli de olsa lojistik bir nefes alabilecekti.

New York Süvari Birliği, 1. Tabur, Monte Edilmiş Tüfekler için askerlik ilanı. Bu birlik, Amerikan İç Savaşı’nda 1861’den 1865’e kadar görev yapmıştır. Tabur, Albay C. C. Dodge komutasındaydı ve Yüzbaşı A. G. Patton ve Yüzbaşı L. B. Reynolds askere alma subayları olarak görev yapmaktaydı. İzin için: New York Tarih Kurumu ve Kongre Kütüphanesi Amerikan Belleği.

Aynı zamanda Lee, South Mountain geçitlerini savunmaya yönelik bir strateji izleyerek Birlik ordusunun ilerlemesini yavaşlatmayı hedefleyebilirdi. Bu da McClellan’ı temkinli davranmaya zorlayacak, sayı üstünlüğüne rağmen Birlik ordusunun inisiyatif almasını geciktirecekti. Lee açısından asıl belirleyici unsur, askerî kazanımdan çok siyasal etkiydi. Birlik topraklarında geçirilen her gün, Washington’daki yönetim üzerinde psikolojik ve siyasal baskı yaratıyor; özellikle savaş yorgunluğu yaşayan Kuzey kamuoyunda Lincoln karşıtı söylemlerin güçlenmesine zemin hazırlıyordu. Lee’nin Kuzey’deki varlığı, Demokrat Parti’nin Lincoln’e yönelik muhalefetini besleyecek ve bu durum Konfederasyon’un stratejik çıkarlarına doğrudan hizmet edecekti.

Bu bağlamda, komutanlar yer değiştirmiş olsaydı Antietam’daki sonucun farklı olabileceği yönündeki değerlendirme anlam kazanır. McClellan, sahip olduğu ezici sayı üstünlüğüne rağmen bu avantajı sahaya etkili biçimde yansıtamamış, hatta Birlik ordusunun önemli bir bölümünü muharebeye hiç sokmamıştır. Savaş sonrası gelişmeler bu durumu açık biçimde ortaya koyar: Lee, muharebe alanında bir gün boyunca kalmasına rağmen, tek bir gece içinde ordusunu Potomac Nehri’nin güneyine düzenli biçimde çekmeyi başarmıştır. Buna karşılık McClellan’ın Birlik ordusunu nehrin karşı kıyısına geçirmesi tam yedi hafta sürmüştür.

1862’de Antietam Muharebesi sonrasında, Başkan Abraham Lincoln’ün Birlik Ordusu subaylarıyla bir askeri kampta ayakta dururken görüldüğü siyah-beyaz fotoğraf; çadırlı kamp alanında üniformalı generaller ve subaylar Lincoln’ün etrafında toplanmıştır.

Bu fark, rakamsal verilerle daha da çarpıcı hâle gelir. George B. McClellan’ın komutasındaki Birlik kuvvetleri Antietam sırasında yaklaşık 85.000 askerden oluşuyordu; buna karşılık Robert E. Lee’nin Kuzey Virginia Ordusu’nun toplam mevcudu 50.000 civarındaydı ve bunların yalnızca 35.000 kadarı fiilen muharebeye girebilmişti. Topçu gücü açısından da Birlik açık bir üstünlüğe sahipti: McClellan’ın emrinde yaklaşık 300’den fazla top bulunurken, Lee’nin elindeki top sayısı 200 civarındaydı ve mühimmat sıkıntısı ciddi boyutlardaydı. Buna rağmen McClellan, elindeki bu sayısal ve ateş gücü üstünlüğünü eşzamanlı ve kararlı bir taarruza dönüştüremedi; Birlik ordusunun yaklaşık üçte biri, muharebe boyunca yedekte tutuldu ve hiç kullanılmadı. Lee ise daha küçük kuvvetlerle cepheyi tutmayı başarmış, muharebeden sonra ordusunu Potomac Nehri’nin güneyine düzenli biçimde çekerek savaş gücünü korumuştur. Buna karşılık McClellan’ın, sayı ve ikmal üstünlüğüne rağmen, Birlik ordusunu nehrin karşı kıyısına geçirip Lee’yi takip etmesi yaklaşık yedi hafta sürmüş; bu gecikme, üstün kuvvetlerin etkili kullanılmadığında stratejik sonuç üretmekte yetersiz kalabileceğini açık biçimde göstermiştir.

Bu gecikme, Lee’nin taktik düzeyde yenilmiş olsa bile stratejik manevra kabiliyeti sayesinde avantaj elde edebildiğini, McClellan’ın ise karar verme ve inisiyatif alma konusunda ciddi tereddütler yaşadığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Antietam bu açıdan, yalnızca bir muharebe değil; iki farklı komutanlık anlayışının, cesaret ile ihtiyat arasındaki farkın ve askerî gücün nasıl kullanıldığına dair temel bir ders niteliği taşır.

Sonuç: Yaşananlar ve Olası Senaryolar

Amerikan İç Savaşı’nın gidişatında Antietam sonrası yaşananlar, hem gerçekleşen gelişmeler hem de olası senaryolar açısından belirleyici olmuştur. Potomac Ordusu’nun komutanı General George B. McClellan, Maryland Harekâtı sırasında sayıca General Robert E. Lee’nin ordusundan çok üstündü; üstelik Konfederasyon’un tüm harekât planını içeren 191 No’lu Özel Emir, Lee’nin kısa süre önce terk ettiği bir kampta ele geçirilmişti. Emri okuduğunda McClellan’ın, “Eğer bu kâğıtla Bobby Lee’yi yenemezsem evime dönmeye razıyım,” diye bağırdığı söylenir. Buna rağmen elindeki bu büyük fırsata karşın harekete geçmekte ağır davrandı; Antietam Muharebesi’nde birliklerini parça parça cepheye sürdü ve kesin bir sonuç elde edemedi. Savaş taktik açıdan berabere sonuçlansa da Birlik stratejik bir üstünlük sağladı ve Lee, Virginia’ya geri çekilmek zorunda kaldı.

Bu gelişmelerin hemen ardından, 22 Eylül 1862’de Abraham Lincoln geçici bildirgeyi yayımladı; nihai Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi ise 1 Ocak 1863’te imzalandı. Bildirgede, o tarihte ABD’ye karşı ayaklanmış olan eyaletlerde köle olarak tutulan tüm kişilerin bundan böyle özgür olduğu ilan ediliyordu. Pratikte bu adım, Birlik ordusunun kontrolü dışındaki bölgelerde kölelerin hayatında ani bir değişiklik yaratmadıysa da savaşın karakterini kökten değiştirdi; İç Savaş artık yalnızca birliğin korunması için değil, aynı zamanda köleliğe son vermek için de yürütülen bir mücadele hâline geldi. 1864 yılında Abraham Lincoln, savaşın en kritik ve belirsiz dönemlerinden birinde Kasım seçimlerine girdi. Yaz aylarına gelindiğinde Birlik orduları yüksek kayıplar vermiş, özellikle Doğu Cephesi’nde General Grant’in başlattığı Overland Harekâtı kısa vadede kesin bir sonuç üretmemişti. Bu durum Kuzey kamuoyunda ciddi bir savaş yorgunluğu yaratmış, Lincoln’ün yeniden seçilemeyeceği yönündeki kanaat hem basında hem de siyasi çevrelerde yaygınlaşmıştı.

George B. McClellan, 1861–1862 yıllarında Abraham Lincoln’ün emrinde Potomac Ordusu’nun başkomutanıydı; ancak aşırı temkinli davranması, Robert E. Lee’yi defalarca kaçırması ve Lincoln’le sürekli çatışma yaşaması nedeniyle 1862 sonunda görevden alındı. Bu nedenle 1864’e gelindiğinde McClellan artık Lincoln’ün generali değil, sivil hayata dönmüş eski bir komutandı. Amerika’da askerlerin siyasete atılmasının önünde bir engel bulunmadığından, McClellan görevden alındıktan sonra siyasete geçti ve Demokrat Parti tarafından “savaşı bilen ama Lincoln kadar sert olmayan” bir figür olarak başkan adayı gösterildi; böylece aynı kişi önce Lincoln’ün generali, ardından onun seçim rakibi hâline geldi. Demokrat Parti ise 1864’te kendi içinde bölünmüş durumdaydı: Copperheads olarak bilinen barış yanlısı kanat savaşın bitirilmesini ve Konfederasyon’la müzakere edilmesini savunurken, McClellan gibi savaş yanlısı Demokratlar Birlik’in korunmasını istiyor fakat daha az yıkıcı bir yol öneriyordu. Bu çelişki, McClellan’ın kampanyasının net ve tutarlı bir savaş vizyonu sunmasını zorlaştırdı; adayın söyledikleriyle partisinin resmî barış söylemi arasındaki fark seçmeni kararsız bıraktı. Aynı dönemde Grant, Sherman ve Sheridan’ın cephede kazandığı başarılar Lincoln’ün elini güçlendirdi; Lincoln “savaş işe yarıyor” diyebilirken, McClellan “savaşı kazanacağız” dese bile partisinin barış bildirgesi yüzünden inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetti.

Ulysses S. Grant

Bu noktada, Dr. Gary W. Gallagher’ın da vurguladığı üzere, Lincoln’ün kaderini belirleyen asıl unsur cephede yaşanan askerî dönüşümdü. Lincoln, savaşın başlarında yaşadığı komutanlık sorunlarını 1864’e gelindiğinde büyük ölçüde aşmıştı; özellikle Ulysses S. Grant’i Birlik ordularının başkomutanı olarak görevlendirmesi, stratejik anlamda bir kırılma noktası yarattı. Grant, önceki Birlik komutanlarından farklı olarak Konfederasyon ordularını yalnızca geri püskürtmeyi değil, sürekli baskı altında tutarak insan gücü ve lojistik açıdan tükenmeye zorlamayı hedefleyen bir yıpratma stratejisi izledi. Bu yaklaşım, kısa vadede yüksek kayıplar pahasına yürütülse de, Konfederasyon’un sınırlı kaynaklarını telafi edemez hâle getirdi.

Grant’in stratejisinin etkisi, aynı dönemde General Sherman’ın Atlanta’yı ele geçirmesi ve Sheridan’ın Shenandoah Vadisi’ndeki başarılarıyla birleştiğinde, kamuoyu algısını kökten değiştirdi. Seçmenler, aylarca süren belirsizliğin ardından savaşın nihayet kazanılabilir olduğuna ikna olmaya başladı. Bu askerî gelişmeler, Lincoln’ün yalnızca siyasi söylemini değil, seçim sonuçlarını da belirledi; Kasım 1864’te Lincoln, McClellan’ı açık farkla yenerek Seçiciler Kurulu’nda 212’ye karşı 21 oyla yeniden seçildi. Dolayısıyla Lincoln’ün zaferi, kişisel popülaritesinden ziyade, doğru komutanları doğru zamanda sahaya sürmesinin ve özellikle Grant ile kurduğu iş birliğinin, savaşta üstünlüğü getiren belirleyici faktör hâline gelmesinin doğrudan bir sonucuydu.

Crampton’s Gap, Maryland’de sergilenen Kayıp Emir’in kopyası.

Ne var ki bu seçim zaferi aynı zamanda sonunu da hazırladı; ikinci yemin töreninin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişken, Nisan 1865’te bir tiyatro gösterisi sırasında John Wilkes Booth’un düzenlediği suikastta hayatını kaybetti. Buna karşılık, Antietam’da Konfederasyon’un kesin bir zafer kazanması durumunda ortaya çıkabilecek ihtimaller de dikkat çekiciydi: General Robert E. Lee, Birlik topraklarında kazanılacak bir alanın Konfederasyon’a büyük avantajlar sağlayacağını, özellikle Maryland eyaletinde yaşayan halktan destek alarak yıpranmış Kuzey Virginia Ordusu’nu yeni askerler ve bölgedeki çiftçilerin sağlayacağı erzakla güçlendirebileceğini düşünüyordu; böylece Virginia’daki çiftçiler de savaşın baskısı azaldığı için hasatlarını toplama fırsatı bulacaktı. Maryland halkı başlangıçta bu çağrıya kayıtsız kalmış olsa da, Antietam’da kesin bir Konfederasyon zaferi elde edilmesi hâlinde eyaletin Birlik’ten ayrılarak Güney’e katılması ihtimal dışı değildi. Böyle bir gelişme, uluslararası dengeleri de etkileyebilirdi; zira Britanya hükümeti, Amerikan İç Savaşı’na diplomatik ya da askerî açıdan müdahil olmanın risk ve faydalarını dikkatle değerlendiriyor, ülke sanayisinin Güney eyaletlerinden gelen pamuğa büyük ölçüde bağımlı olması bu meseleyi Londra açısından stratejik kılıyordu.

Doğrudan müdahale ABD ile sıcak bir çatışma ihtimalini beraberinde getirse de, Antietam’da Konfederasyon’un kazanacağı bir zafer — özellikle İkinci Bull Run’daki başarının hemen ardından gelirse — Britanya’yı isyana daha açık destek vermeye itebilir, hatta yalnızca diplomatik değil, sınırlı ölçüde deniz ve kara kuvvetleriyle fiilî yardım seçeneğini dahi gündeme getirebilirdi. Aynı senaryoda iç siyasette de köklü bir değişim yaşanması mümkündü: Antietam’da Konfederasyon’un galip gelmesi Lincoln’ün siyasi kariyerinin sonunu getirebilir ve suikasta uğrama ihtimalini ortadan kaldırabilirdi; 1864’te Cumhuriyetçi Parti tarafından yeniden aday gösterilmiş olsa bile, savaş alanındaki yenilgiler seçimin Demokrat aday lehine sonuçlanmasına yol açabilirdi. Bu durumda yalnızca Lincoln’ün değil, General McClellan’ın askerî ve siyasi kariyerinin de büyük ihtimalle sona ermesi söz konusu olurdu; her ne kadar partisi savaşın barışla sonlandırılmasını savunsa da McClellan, savaşı kazanma hedefinden vazgeçmeyeceğini açıkça dile getirmişti. Bu tutum siyaseten elini zayıflatır, yerini bir başka Demokrat lidere bırakmasına neden olur ve bu yeni yönetimin önceliği İç Savaş’ı müzakere yoluyla sona erdirmek olurdu.

Abraham Lincoln vurulduğunda savaş fiilen bitmişti ama resmen tamamlanmamıştı. Amerikan İç Savaşı’nın askerî kaderi, 9 Nisan 1865’te General Lee’nin Appomattox’ta teslim olmasıyla belirlenmişti. Lincoln 14 Nisan 1865’te vurulduğunda cephelerde artık büyük çatışmalar yaşanmıyordu; ancak Konfederasyon’un tamamen silah bırakması, orduların dağıtılması ve ülkenin nasıl yeniden birleştirileceği (Reconstruction) henüz karara bağlanmamıştı. Lincoln’ün ölümünden sonra başkanlığa geçen Andrew Johnson, teknik olarak Birlik yanlısıydı ve savaş boyunca Konfederasyon’a karşı durmuştur. Ancak Johnson’ın yaklaşımı,Lincoln’ünkünden kökten farklıydı. Lincoln, Güney’i yumuşak ama siyahların temel haklarını güvence altına alacak bir çizgide yeniden Birlik’e kazandırmayı hedeflerken; Johnson, Güney eyaletlerine çok daha geniş tavizler verilmesini, eski Konfederasyon elitlerinin hızla siyasete dönmesini ve siyahların haklarının eyaletlerin insafına bırakılmasını savundu. Bu nedenle Johnson, Cumhuriyetçi Parti’nin “Radikal Cumhuriyetçi” kanadıyla sert biçimde karşı karşıya geldi. Devamı gelecek…

Kaynakça

All About History. (2026). If the Confederacy had won at Antietam: How history might have changed (Issue 1). Future Publishing.

Gallagher, G. W. (2011). The Union war. Harvard University Press.

Gallagher, G. W. (2013). Becoming Confederates: Paths to a new national loyalty. University of Georgia Press.

McPherson, J. M. (2003). Battle cry of freedom: The Civil War era. Oxford University Press.

Foner, E. (2010). The fiery trial: Abraham Lincoln and American slavery. W. W. Norton & Company.

Hattaway, H., & Jones, A. (1983). How the North won: A military history of the Civil War. University of Illinois Press.

Sears, S. W. (1983). Landscape turned red: The Battle of Antietam. Ticknor & Fields.

Oakes, J. (2012). Freedom national: The destruction of slavery in the United States, 1861–1865. W. W. Norton & Company.

Blackett, R. J. M. (2001). Divided hearts: Britain and the American Civil War. Louisiana State University Press.