Şu anda görüntülediğiniz: “Vietnam Sonrası Amerikan Sineması: Reagan Doktrini ve Rambo”
<span class="bsf-rt-reading-time"><span class="bsf-rt-display-label" prefix="Okuma Süresi"></span> <span class="bsf-rt-display-time" reading_time="28"></span> <span class="bsf-rt-display-postfix" postfix="Dakika"></span></span><!-- .bsf-rt-reading-time -->

“Vietnam Sonrası Amerikan Sineması: Reagan Doktrini ve Rambo”

  • Yazı yazarı:
  • Yazı kategorisi:Genel
  • Yazının son değiştirilme tarihi:

21 Haziran 1985’te Air Force One’da çekilen bir fotoğrafta Ronald Reagan, kameraya gülümseyerek üzerinde “Rambo is a Republican” yazan bir çıkartmayı tutuyordu. İfade Türkçeye doğrudan “Rambo bir Cumhuriyetçidir” diye çevrilebilir. Reagan Presidential Library arşivi de fotoğrafı bu ifadeyle, 21 Haziran 1985 tarihli Air Force One yolculuğunda çekilmiş bir Beyaz Saray fotoğrafı olarak kaydediyor. Bu kareyi ilginç yapan yalnızca Reagan’ın bir aksiyon filmi karakteriyle şakalaşması değildir. Rambo: First Blood Part II, bundan yalnızca bir ay önce, 22 Mayıs 1985’te gösterime girmişti. Dolayısıyla “Rambo is a Republican” sözü, Rambo’nun gerçekten bir siyasi partiye mensup olduğunu anlatan film içi bir bilgi değil; karakterin 1980’lerin ortasında kazandığı kültürel anlamın Cumhuriyetçi ve Reagan dönemi siyasal imgeleriyle ilişkilendirilebildiğini gösteren çarpıcı bir popüler kültür jestidir.

Bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığını anlamak için ise Rambo’ya 1985’ten değil, Vietnam Savaşı’nın bıraktığı yaradan başlamak gerekir. Amerikan sinemasında Vietnam, 1975’te savaşın sona ermesiyle kapanmış bir mesele olmadı. Yenilgi duygusu, gazilerin eve dönüşü, devlet kurumlarına duyulan güvensizlik, savaşın ahlaki sonuçları ve Amerika’nın kendi gücü hakkındaki şüpheleri 1970’ler boyunca sinemanın ve popüler kültürün temel meselelerinden biri hâline geldi. The Deer Hunter, Coming Home ve Apocalypse Now gibi filmlerin dünyasında savaş, ulusal gücü kanıtlayan temiz bir zaferden çok, insanları ve kurumları bozan bir deneyim olarak görünüyordu. First Blood (1982) da büyük ölçüde bu dünyanın içinden doğdu.

İlk filmde John Rambo, sonraki yıllarda popülerleşecek biçimiyle dünyayı dolaşan yenilmez bir Amerikan savaşçısı değildir. Vietnam’dan dönmüş, arkadaşlarını kaybetmiş, sivil hayata uyum sağlayamayan ve kendi ülkesinde kendisine yer bulamayan bir gazidir. Onu savaş alanında değil, küçük bir Amerikan kasabasının polisiyle çatışırken görürüz. Film ilerledikçe Rambo’nun olağanüstü askerî becerileri ortaya çıkar; fakat finalde geriye kalan görüntü bir zafer sahnesi değil, yaşadıklarını anlatırken çözülen bir askerdir. Bu nedenle First Blood, Rambo mitolojisinin başlangıcı olmasına rağmen sonraki filmlerdeki Rambo imgesinden önemli ölçüde ayrılır.

Tam bu noktada Ronald Reagan döneminin siyasal dili önem kazanır. Reagan, Vietnam sonrasında ortaya çıktığını düşündüğü Amerikan tereddüdünü açıkça “Vietnam syndrome” kavramıyla ilişkilendiriyordu. 25 Mayıs 1982’de yaptığı bir konuşmada bunu “self-doubt, vacillation and confusion” — kendinden şüphe, kararsızlık ve kafa karışıklığı — ifadeleriyle tanımladı ve kendi yönetimini Amerikan özgüveninin yeniden kurulmasıyla ilişkilendirdi. Bu, Vietnam’dan çıkarılan tek olası ders değildi; Reagan’ın kendi siyasal yorumuydu. Onun söyleminde sorun yalnızca Amerika’nın Vietnam’a neden girdiği değil, Vietnam sonrasında Amerikan askerî gücüne ve ulusal özgüvenine duyulan inancın nasıl yeniden kurulacağıydı.

İşte Rambo’nun birkaç yıl içindeki dönüşümü tam bu tarihsel ortamda dikkat çekici hâle gelir. 1982 tarihli First Blood savaşın Amerikan askerinde açtığı yarayı gösterirken, 1985 tarihli Rambo: First Blood Part II aynı karakteri yeniden Vietnam’a gönderir. Artık merkezde yalnızca savaşın insanı nasıl mahvettiği değil, geçmişte kaybedilmiş kabul edilen bir çatışmanın sembolik olarak yeniden oynanması vardır. 1988’deki Rambo III ise karakteri Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan Afgan direnişçilerin yanına taşır. Böylece Vietnam gazisi Rambo, birkaç yıl içinde Soğuk Savaş’ın küresel çatışmaları içinde hareket eden bir Amerikan aksiyon kahramanına dönüşür.

Bu dönüşüm, filmlerin doğrudan Reagan yönetimi tarafından üretilmiş propaganda eserleri olduğu anlamına gelmez. Popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki bundan daha karmaşıktır. Fakat 1985’te Amerika Birleşik Devletleri başkanının Air Force One’da gülerek “Rambo is a Republican” yazısını tutabilmesi, karakterin çoktan yalnızca bir film kahramanı olmaktan çıktığını gösterir. 1982’de kendi ülkesinin terk ettiği travmalı bir gaziyi temsil eden Rambo, birkaç yıl sonra Amerikan askerî gücü, anti-komünizm ve yeniden kazanma arzusuyla ilişkilendirilebilen bir kültürel simgeye dönüşmüştür. Bu yazı, tam olarak bu dönüşümün izini sürecektir: Vietnam sonrasının yaralı Amerikan hafızasından Reagan döneminin yeniden güç ve zafer anlatısına; First Blood’daki John Rambo’dan Rambo II ve Rambo III’ün Soğuk Savaş kahramanına.

Ronald Reagan, 1985’te Air Force One’da “Rambo is a Republican” yazılı kartı tutarken; kare, Rambo’nun Reagan dönemi siyasal kültürüyle kurduğu sembolik ilişkiyi görünür kılıyor.

First Blood’un sonunda John Rambo’nun savaşma becerisi, yaşamasına yetmez. Film boyunca kendisini kuşatan kuvvetlerden kurtulan adam, sıra başından geçenleri anlatmaya geldiğinde çözülür. Ted Kotcheff’in 22 Ekim 1982’de gösterime giren filmi, bu kırılmayla Amerikan askerinin acısını görünür kılar.¹ Fakat acıyı görünür kılmakla savaşı tarihsel sorumlulukları içinde anlatmak aynı şey değildir. First Blood’u Vietnam sonrasının kültürü içinde ilginç yapan, tam da bu ikisi arasında bıraktığı mesafedir.

İlk bakışta film, Rambo’nun ormanda peşine düşenleri tek tek alt ettiği, fiziksel üstünlüğün ve hayatta kalma becerisinin öne çıktığı sıradan bir aksiyon filmi gibi görülebilir. Fakat film ilerledikçe bu beklenti tersine döner. Rambo yalnızca “yenilmez asker” değildir; savaştan dönmüş, travmasını taşıyan, kendi ülkesinde yabancılaşmış ve şimdi yine silahlı adamlar tarafından avlanan biridir. Özellikle polislerin onu ormanda takip ederken gösterdiği saldırganlık, Vietnam Savaşı’nın imgelerini tersine çeviren bir okuma imkânı yaratır: Bir zamanlar yabancı bir ülkede takip eden Amerikan askeri, şimdi kendi ülkesinde takip edilen konumundadır. Bu benzerliği filmin tek ve kesin mesajı olarak görmek gerekmez; fakat First Blood’un gücü, aksiyonun yüzeyinin altında böyle bir tarihsel tersine dönüşü mümkün kılmasında yatar.

Filmin merkezindeki soruyu bu yüzden şöyle kurabiliriz: First Blood, Amerika’nın Vietnam’la yüzleşmesine mi yardım eder, yoksa ülkenin kendisini yaralı askeri üzerinden yeniden masum görmesini mi kolaylaştırır? Film ilk imkânı güçlü bir insani yakınlıkla açar; ikinci imkânı ise anlatısının sınırları içinde taşır. Rambo’ya yapılan haksızlık seyircinin empatisini kolayca kazanır, fakat bu empati Vietnam’da benzer şiddete maruz kalan insanlara ne ölçüde uzanır? Bunu anlamak için Rambo’nun uğradığı haksızlığın gerçekliğini kabul etmek ve aynı zamanda onun acısının dışında kalan insanlara da bakmak gerekir.

Vietnam’ı yalnızca Amerikalıların kaybettiği bir savaş olarak hatırlamak, daha başlangıçta ülkenin daha uzun sömürgecilik ve bağımsızlık tarihini geriye iter. Vietnam, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Fransız Hindiçini’nin parçasıydı; II. Dünya Savaşı sırasında bölge Japon işgali altına girdi. Japonya’nın 1945’te yenilmesinin ardından Ho Chi Minh önderliğindeki Viet Minh Hanoi’de bağımsızlık ilan etti, ancak Fransa eski sömürge hâkimiyetini yeniden kurmaya çalıştı. Taraflar arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kalmasıyla 1946’da başlayan Birinci Hindiçin Savaşı, Fransız kuvvetleri ile hem komünist hem de milliyetçi bir bağımsızlık hareketi olan Viet Minh arasında yaklaşık sekiz yıl sürdü. ABD başlangıçta çatışmaya doğrudan girmedi; fakat Soğuk Savaş’ın sertleşmesi, Çin’de komünistlerin 1949’da iktidara gelmesi ve Kore Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Washington, komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engelleme amacıyla Fransa’nın savaş çabasını giderek daha fazla destekledi.

1954’te Viet Minh’in Dien Bien Phu’daki Fransız garnizonunu yenilgiye uğratması Fransa’nın bölgedeki askerî konumunu çökertti. Ardından yapılan Cenevre görüşmelerinde Vietnam, 17. paralel boyunca geçici olarak kuzey ve güneyde iki askerî bölgeye ayrıldı; Ho Chi Minh’in güçleri kuzeyde, Fransız birlikleri ise güneyde toplandı ve ülkenin yeniden birleşmesi için 1956’da genel seçimler yapılması öngörüldü. Ancak bu seçimler gerçekleşmedi. ABD Cenevre düzenlemesinin ilgili bölümünü imzalamadı ve giderek Ngo Dinh Diem yönetimindeki Güney Vietnam’ın başlıca dış destekçisi hâline geldi. Böylece Fransa’ya karşı yürütülen sömürge karşıtı savaşın ardından başlayan yeni mücadele, Vietnamlı milliyetçilikleri, komünizm karşıtlığını ve Soğuk Savaş güç siyasetini aynı çatışmanın içine çekti.

Điện Biên Phủ’dan yakalanan Fransız askerleri, Vietnam birlikleri eşliğinde bir savaş esiri kampına yürüyor.

1954 Cenevre Konferansı, Birinci Hindiçin Savaşı’nı sona erdiren askerî düzenlemelerin ve bölgenin geleceğine ilişkin siyasi çerçevenin oluşturulduğu başlıca diplomatik buluşma oldu. Konferansın Hindiçini oturumlarına Fransa, Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, Vietnam Devleti, Laos, Kamboçya, Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri katıldı. Görüşmeler sonucunda Vietnam’daki çatışmaların durdurulması, Fransız Birliği kuvvetlerinin güneyde, Viet Minh kuvvetlerinin ise kuzeyde yeniden gruplanması kararlaştırıldı. Yaklaşık 17. paralel boyunca oluşturulan askerî sınır kalıcı bir devlet sınırı değil, geçici bir demarkasyon hattı olarak tanımlandı; iki taraf arasında bir askerden arındırılmış bölge oluşturuldu. Anlaşma ayrıca birliklerin yeniden konuşlandırılması için 300 günlük bir süre tanıyor ve bu süre içinde sivillerin istedikleri bölgeye geçmesine izin veriyordu. Uygulamayı denetlemek üzere Hindistan’ın başkanlığında Kanada ve Polonya’dan oluşan bir Uluslararası Denetim Komisyonu kuruldu. Nihai bildiride Vietnam’ın siyasi birliğinin Temmuz 1956’da yapılması öngörülen genel seçimlerle sağlanması hedeflendi; ancak bu seçimler gerçekleşmedi. Laos ve Kamboçya için de ayrı ateşkes düzenlemeleri yapıldı ve konferans bu ülkelerin egemenlik ve bağımsızlıklarını tanıyan bir çerçeve oluşturdu. Böylece haritada Fransız Hindiçini olarak görülen sömürge düzeninden, bağımsız Laos ve Kamboçya’nın yanında geçici olarak iki askerî bölgeye ayrılmış bir Vietnam’a geçildi. Ancak bu düzenleme çatışmayı sona erdirmek yerine, sonraki Amerikan müdahalesinin gerçekleşeceği yeni siyasi zemini yarattı.

ABD’nin savaşa doğrudan müdahalesini büyüten en önemli eşiklerden biri ise on yıl sonra yaşanan Tonkin Körfezi krizi oldu. 2 Ağustos 1964’te Kuzey Vietnam devriye botları, Tonkin Körfezi’nde istihbarat görevi yürüten Amerikan destroyeri USS Maddox ile çatıştı. 4 Ağustos’ta ikinci bir saldırı gerçekleştiği rapor edildi; ancak gemilerden gelen ilk mesajlarda bile radar ve sonar kayıtlarının hava koşulları veya yanlış yorumlamalar nedeniyle hatalı olabileceği yönünde ciddi şüpheler bulunuyordu ve daha sonra ikinci saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediği tartışmalı hâle geldi. Buna rağmen Başkan Lyndon Johnson olayları Kongreden daha geniş askerî yetki istemek için kullandı. 7 Ağustos 1964’te kabul edilen Tonkin Körfezi Kararı, başkana Amerikan kuvvetlerine yönelik saldırıları püskürtmek ve Güneydoğu Asya’da “daha fazla saldırganlığı önlemek” için gerekli gördüğü askerî tedbirleri alma yetkisi verdi; Senatoda yalnızca iki üye karşı oy kullandı, Temsilciler Meclisinde ise karar oybirliğiyle geçti. Karar resmî bir savaş ilanı değildi, fakat Johnson yönetiminin Vietnam’daki savaşı büyük ölçekte genişletmesinin başlıca hukuki dayanaklarından biri oldu. 1965’te Operation Rolling Thunder adı verilen uzun süreli Kuzey Vietnam bombardımanı başladı ve kısa süre sonra Amerikan kara muharebe birlikleri Güney Vietnam’a gönderildi; 1967’ye gelindiğinde ülkedeki Amerikan askerlerinin sayısı yaklaşık yarım milyona ulaşmıştı. Böylece ABD’nin savaştaki rolü, bireysel askerlerin cesaretinden ya da zaaflarından önce, başkanlık yönetiminin tercihleri, Kongre kararları ve yıllar içinde büyüyen kurumsal bir askerî strateji tarafından şekillendi. Rambo gibi bir karakterin kişisel sorumluluğunu tartışırken, bu kararları alanlarla emirleri uygulayanları aynı konuma yerleştirmemek gerekir. Ancak askerin karar yetkisinin sınırlı olması, savaşın başka insanlar üzerinde yarattığı sonuçları da ortadan kaldırmaz.

Bu genişlemenin birkaç yıl sonra ulaştığı en önemli kırılmalardan biri 1968 Tet Taarruzu oldu. Kuzey Vietnam ordusu ve Viet Cong kuvvetleri, Vietnam Yeni Yılı olan Tet sırasında Ocak 1968’in sonunda Güney Vietnam boyunca koordineli saldırılar başlattı; eyalet başkentleri, şehirler, askerî üsler ve Saygon’daki hedefler aynı anda vuruldu. Saldırılar arasında Saygon’daki Amerikan Büyükelçiliği çevresi ve eski imparatorluk başkenti Huế gibi sembolik açıdan son derece önemli yerler de vardı. Askerî bakımdan Kuzey Vietnam ve Viet Cong çok ağır kayıplar verdi; Amerikan ve Güney Vietnam kuvvetleri saldırı sırasında kaybedilen bölgelerin büyük bölümünü geri aldı. Fakat Tet’in siyasal etkisi askerî sonuçlarından farklıydı. Johnson yönetimi ve Amerikan komutanlığı aylar boyunca savaşta ilerleme sağlandığını ve düşmanın giderek zayıfladığını söylüyordu. Viet Cong’un ve Kuzey Vietnam kuvvetlerinin ülkenin dört bir yanında bu ölçekte saldırı gerçekleştirebilmesi, kamuoyunda bu iyimser anlatıyla sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir boşluk bulunduğu izlenimini yarattı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tarihçesine göre Tet, Amerikan kamuoyunun savaşa verdiği desteğin zayıflamasında önemli rol oynadı.

Aynı yıl Amerika’nın kendi içindeki siyasal şiddet de bu güvensizlik atmosferini derinleştirdi. Martin Luther King Jr. 4 Nisan’da, Robert F. Kennedy ise 6 Haziran 1968’de öldürüldü; savaş karşıtı protestolar, ırksal çatışmalar ve şehirlerdeki huzursuzluklar televizyon ekranlarında Vietnam’dan gelen savaş görüntüleriyle yan yana yer aldı. Bu nedenle 1968, yalnızca cephedeki savaşın değil, Amerikan toplumunun kendi kurumlarına, liderlerine ve geleceğine duyduğu güvenin de sarsıldığı bir yıl oldu. Vietnam’dan gelen görüntülerle Amerikan sokaklarındaki çatışmaları aynı haber bültenlerinde izleyen bir toplum için, dışarıdaki savaşla içerideki düzen arasındaki sınır giderek daha az güven verici hâle geliyordu. First Blood’un ormanında Amerikan kolluk kuvvetlerinin bir Amerikalıyı avlaması, doğrudan Tet’in ya da 1968’in alegorisi değildir; fakat devlet şiddetinin kendi yurttaşına dönebileceği fikrinin Amerikan kültüründe zaten güçlü biçimde mevcut olduğu bu tarihsel deneyimle birlikte okunabilir.

John Rambo, First Blood’da ormanda kendisini takip eden polislerden kaçarken; film bu anlarda Vietnam’da avcı olan Amerikan askerini kendi ülkesinde avlanan bir figüre dönüştürür.

Üstelik savaşın yarattığı kriz yalnızca zafer beklentisinin çökmesiyle açıklanamazdı. 16 Mart 1968’de My Lai’de yaşanan katliam, Amerikan müdahalesinin ahlaki boyutunu da kamuoyunun önüne taşıdı. Güney Vietnam’ın Quang Ngai bölgesindeki Son My köy grubuna bağlı My Lai’de, Americal Division’ın 11. Tugayı içindeki Charlie Company birlikleri Viet Cong unsurlarını aramak üzere bölgeye girdi. Ancak karşılarında büyük ölçüde silahsız siviller vardı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dâhil yüzlerce insan öldürüldü; tahminler genellikle yaklaşık 350 ile 500 arasında değişir. Katliam sırasında keşif helikopteri pilotu Hugh Thompson, yerde Amerikan askerlerinin sivillere ateş ettiğini görünce müdahale etti; ekibine sivilleri korumalarını söyledi ve başka helikopterleri çağırarak bazılarını bölgeden tahliye ettirdi. Thompson’ın davranışı, savaş içindeki bütün Amerikan askerlerinin aynı biçimde hareket etmediğini göstermesi bakımından da önemlidir.

Olay başlangıçta kamuoyundan büyük ölçüde gizli kaldı. Ordu içinde soruşturmalar yürütülse de My Lai’nin Amerikan kamuoyunda büyük bir skandala dönüşmesi Kasım 1969’da, gazeteci Seymour Hersh’ün haberlerinin yayımlanmasıyla oldu. Katliama ait Ronald Haeberle fotoğrafları da kısa süre sonra geniş biçimde dolaşıma girdi ve savaşın steril askerî raporların ötesindeki yüzünü görünür hâle getirdi. Teğmen William Calley, sivillerin öldürülmesindeki rolü nedeniyle yargılandı ve 1971’de 22 kişinin önceden tasarlanmış cinayetinden suçlu bulundu. Böylece tartışma yalnızca “savaş kazanılıyor mu?” sorusundan çıkıp, Amerikan ordusunun ne yaptığı, emir-komuta zincirinin sorumluluğu ve sivil ölümlerinin nasıl örtbas edildiği sorularına yöneldi.

Aynı dönemde ikinci büyük kırılma Pentagon Belgeleri oldu. Savunma Bakanı Robert McNamara’nın 1967’de hazırlatmaya başladığı bu kapsamlı çalışma, ABD’nin Vietnam’a müdahalesinin 1940’lardan 1960’ların ortasına kadar nasıl geliştiğini hükümetin kendi iç belgeleri üzerinden inceliyordu. Binlerce sayfadan oluşan raporun bazı bölümleri Haziran 1971’de basına sızdırıldı ve kamuoyuna ulaştı. Belgelerin önemi, savaş hakkında yalnızca dışarıdan eleştiri sunmalarında değil, Amerikan yönetimlerinin kendi iç değerlendirmeleriyle kamuoyuna söyledikleri arasında zaman zaman ciddi farklar bulunduğunu göstermelerindeydi. Böylece Vietnam tartışması yalnızca cephedeki askerî başarı ya da başarısızlık üzerinden değil, yönetimlerin savaşı nasıl gerekçelendirdiği, hangi bilgileri kamuoyuyla paylaşmadığı ve karar alma sürecini nasıl yürüttüğü üzerinden de tartışılmaya başladı.

Amerika Birleşik Devletleri Ordusu fotoğrafçısı Ronald L. Haeberle tarafından 16 Mart 1968’de My Lai katliamının ardından çekilen, çoğunlukla kadın ve çocukların bir yol üzerinde ölü olarak görüldüğü fotoğraf. Fotoğraf, katliamdan bahseden birçok yerde kopyalanmış ve kullanılmıştır.

Bu sırada Richard Nixon yönetimi, savaşı Amerikan askerlerinin doğrudan katılımını azaltarak sürdürmeye çalıştı. “Vietnamization” olarak bilinen politika kapsamında Güney Vietnam ordusunun savaş yükünü giderek daha fazla üstlenmesi hedeflenirken Amerikan birlikleri kademeli biçimde çekiliyordu. Buna rağmen savaş yalnızca Vietnam sınırları içinde kalmadı; Nixon ve Henry Kissinger döneminde Kamboçya ve Laos’taki operasyonlar ile Kuzey Vietnam’a yönelik bombardımanlar devam etti. Aynı dönemde Paris’te hem açık hem gizli görüşmeler yürütüldü. Kissinger ile Kuzey Vietnamlı müzakereci Le Duc Tho arasındaki uzun görüşmeler sonunda 27 Ocak 1973’te Paris Barış Anlaşmaları imzalandı. Anlaşmanın tarafları Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Vietnam, Güney Vietnam ve Güney Vietnam Geçici Devrimci Hükümeti’ydi. Anlaşma, Amerikan birliklerinin Vietnam’dan çekilmesini ve Amerikan savaş esirlerinin serbest bırakılmasını öngörüyordu; böylece ABD’nin doğrudan muharip rolü büyük ölçüde sona erdi.

Fakat Paris Anlaşmaları savaşı bitirmedi. Ateşkes kısa sürede aşındı ve Kuzey ile Güney Vietnam kuvvetleri arasındaki çatışmalar devam etti. ABD artık büyük çaplı kara birlikleriyle savaşa dönmedi. 1975 başında Kuzey Vietnam kuvvetleri büyük bir taarruz başlattı ve Güney Vietnam savunması hızla çözüldü. 30 Nisan 1975’te Saygon’un düşmesiyle savaş fiilen sona erdi. Böylece Amerikan askerinin Vietnam’dan ayrılması ile Vietnamlıların savaştan çıkması arasında yaklaşık iki yıllık önemli bir fark vardı. Amerikalı bir gazi için savaş 1973’te eve dönüşle bitebilirken, Vietnamlı siviller ve askerler için çatışma 1975’e kadar sürdü.

Savaşın bitmesi de herkes için aynı anlama gelmedi. Kuzey ve Güney Vietnam 1976’da Sosyalist Vietnam Cumhuriyeti adı altında resmen birleşti. Yeni yönetim, eski Güney Vietnam devletiyle bağlantılı askerleri, memurları ve başka grupları “yeniden eğitim” kamplarına gönderdi; siyasal baskılar, ekonomik dönüşüm ve özellikle bazı topluluklara yönelik güvensizlik sonraki yıllarda büyük bir göç dalgasını besledi. UNHCR kayıtlarına göre 1975’ten itibaren yüz binlerce Vietnamlı deniz yoluyla ülkeden kaçtı; bu insanlar daha sonra “boat people” — tekne insanları olarak anıldı. Birçoğu Malezya, Tayland, Endonezya ve Hong Kong gibi yerlere ulaşmaya çalışırken korsanlık, açlık ve boğulma riskiyle karşılaştı.

Bu nedenle Amerikan gazisinin eve dönüşüyle biten bir anlatı, Vietnam Savaşı’nın bütün tarihini anlatmış olmaz. Bir Amerikalı için savaşın merkezinde eve dönmek, travmayla yaşamak ve toplumda yeniden yer edinmek bulunabilir; bir Vietnamlı için aynı tarih bombardıman, iç savaş, rejim değişikliği, yeniden eğitim kampları, sürgün ya da mültecilik anlamına gelebilir. Tarihin bittiği yer, hikâyenin hangi insanın ardından gittiğine bağlıdır.

Martin Luther King, Jr., giving his speech Beyond Vietnam: A Time to Break Silence at Riverside Church in NYC, April 4, 1967.

Bu dönemde Amerikan toplumu da tek bir sesle konuşmuyordu. Martin Luther King Jr.’ın 4 Nisan 1967’de New York’taki Riverside Church’te yaptığı “Beyond Vietnam: A Time to Break Silence” konuşması, Vietnam Savaşı’na karşı en kapsamlı çıkışlarından biri oldu. King burada savaşı yalnızca dış politika meselesi olarak ele almadı; Vietnam’daki yıkımı, Amerika’daki ırksal eşitsizlik ve yoksullukla aynı ahlaki sorunun parçaları olarak gördü. Ona göre savaş, ülkenin yoksullukla mücadele için kullanabileceği para ve insan gücünü emiyor, aynı zamanda kendi ülkesinde tam yurttaşlık haklarından yararlanamayan gençleri binlerce kilometre öteye savaşmaya gönderiyordu. King özellikle siyah gençlerin durumundaki çelişkiye dikkat çekerek, Amerika’da eşit özgürlüklere sahip olmayan insanların Güneydoğu Asya’da başkalarının özgürlüğünü savunmak üzere gönderildiğini söylüyordu.

Konuşmanın daha da tartışmalı kısmı, King’in eleştirisini savaşın maliyetinin ötesine taşımasıydı. Vietnamlı köylülerin bombardıman, zorunlu göç ve savaşın gündelik yıkımı altında yaşadığını anlattı; Amerikalıların savaşa yalnız kendi askerlerinin kayıpları açısından değil, Vietnamlıların yaşadıkları açısından da bakması gerektiğini savundu. Aynı nedenle, Amerikan şehirlerindeki ezilen insanların şiddetini kınarken kendi hükümetinin Vietnam’da uyguladığı şiddet hakkında sessiz kalmasının ahlaken tutarsız olacağını söyledi. Konuşmanın en sert ifadelerinden birinde ABD hükümetini “the greatest purveyor of violence in the world today” diye nitelendirdi. Bu söz, King’in şiddetsizlik ilkesini yalnızca siyah Amerikalılara ya da sivil haklar hareketine değil, Amerikan devletinin dış politikasına da uyguladığını gösteriyordu.

King’in asıl kırılma noktası burada ortaya çıkıyordu: Ona göre ırkçılık, ekonomik adaletsizlik ve militarizm birbirinden kopuk meseleler değildi. Bir Amerikalının kendi ülkesindeki ayrımcılığa karşı çıkmasıyla Vietnamlı sivillerin hayatını önemsemesi arasında bir çelişki yoktu; tam tersine, aynı ahlaki bakış her ikisini de gerektiriyordu. Bu yaklaşım millî sadakatin sınırlarını da sorguluyordu. King, insanın yalnız kendi ulusuna değil, daha geniş bir insanlık fikrine karşı da sorumluluğu olduğunu savunuyordu. Bu yüzden konuşma kendi döneminde ciddi tepki topladı. King Institute’a göre hem Washington Post hem de New York Times konuşmayı eleştirdi; NAACP de sivil haklar mücadelesiyle savaş karşıtlığının birbirine bağlanmasını doğru bulmadı. King’in Lyndon Johnson yönetimiyle daha önce sivil haklar konusunda kurduğu çalışma ilişkisi de bu çıkıştan sonra daha fazla gerildi. Buna rağmen King geri adım atmadı ve Vietnam karşıtlığını hayatının son yılı boyunca sürdürdü.

Savaşa karşı çıkan gaziler, askerlerle savaş karşıtlarını iki kapalı cephe gibi gösteren tasviri daha da zorlaştırır. John Kerry, 22 Nisan 1971’de Vietnam Veterans Against the War adına Senatoda konuşurken gazilerin uğradığı ihmali ve yönetim tarafından kullanılmışlık duygusunu anlattı. Aynı konuşmada Vietnamlıların maruz kaldığı şiddeti ve savaşın sürdürülmesindeki Amerikan sorumluluğunu da gündeme getirdi.9 Bu tutum, yaralanmış askere şefkat duymanın savaşı haklı çıkarmayı gerektirmediğini gösterir. Gazi, yalnızca adına konuşulan bir mağdur değil, kendi ülkesine siyasi hesap soran bir yurttaş da olabilir.

Müzikte de bu ayrımlar duyuluyordu. Creedence Clearwater Revival’ın 1969 tarihli “Fortunate Son”u, milliyetçi gösterişle savaş yükünün paylaşılması arasındaki sınıf farkına yönelir. John Fogerty’nin eleştirisi, ayrıcalıklı ailelerle aynı korumaya sahip olmayan insanlar arasındaki eşitsizlik üzerinedir.10 Şarkının öfkesi, savaşa ilişkin büyük sözlerin bedelini kimin ödediği sorusundan doğar. Bu soru, yıllar sonra Rambo’nun askerî becerilerine duyulan ihtiyaç ile sivil hayattaki değersizliği arasındaki uçurumu düşünmek için de işe yarar; karakterin askere alınma biçimini şarkıdaki anlatıcıyla aynı saymayı gerektirmez.

Neil Young’ın yazdığı ve Crosby, Stills, Nash & Young’ın 1970’te yayımladığı “Ohio” ise doğrudan bir iç şiddet olayına karşılık verdi. 4 Mayıs’ta Kent State Üniversitesinde Ohio Ulusal Muhafızlarının ateşiyle dört öğrenci öldürülmüştü.11 Şarkı, Amerikan devletinin silahlı gücünün Amerikan gençlerine yöneldiği bir anı kayda geçiriyordu. First Blood’daki kuşatmayı bu olayın şifrelenmiş tekrarı sayamayız. Yine de kendi ülkesinin kuvvetleri karşısında korunmasız kalma duygusunun, 1982 seyircisi için bütünüyle yeni bir kültürel tema olmadığı açıktır.

Marvin Gaye’in 1971 tarihli What’s Going On albümü, savaşın toplumsal sonuçlarına başka bir yakınlık kurdu. Motown Museum’un albüme ilişkin sergisi, “What’s Happening Brother”ı Gaye’in Vietnam’dan dönen kardeşi Frankie’yle konuşmalarıyla ilişkilendirir. Şarkının odağında geri dönen kişinin değişmiş hayatı anlama çabası vardır; albümün bütünü ise savaş, yoksulluk ve ırksal adaletsizlik gibi meseleleri yan yana getirir.12 Burada eve dönmek, eski hayatı kaldığı yerden sürdürmek anlamına gelmez. Rambo’nun yabancılaşmasını yalnızca kişisel bir uyumsuzluk olarak görmemek için bu müzik önemli bir karşılaştırma sunar.

Sinemada da Vietnam’a açılan tek bir pencere yoktu. Peter Davis’in Hearts and Minds’ı (1974), Amerikalıların tanıklıklarını Vietnamlıların hayatlarıyla karşı karşıya getiriyordu. Tarihçi Robert K. Brigham’ın film üzerine incelemesinde öne çıkardığı sahnelerden biri, Vietnamlıların insan hayatına daha az değer verdiği yönündeki askerî söylemle yas tutan insanların görüntülerinin yan yana gelmesidir.13 Böyle bir kurgu, Vietnamlıları Amerikan savaşının dekoru olmaktan çıkarır. Seyirci, Amerikan kaybını tanıdığı gibi başka bir ailenin kaybını da tanımaya çağrılır.

Vietnamlıları görünür kılmak, onları yalnızca masum ve sessiz kurbanlar olarak göstermekle de tamamlanmaz. Tarihçi Ngo Vinh Long, Hearts and Minds üzerine yazısında zorla yerinden edilmeyi anlatırken, savaşın sona ermesini isteyen Vietnamlı siyasi ve toplumsal hareketleri de hatırlatır. Bunlar arasında hem komünistlerden hem Saygon yönetiminden ayrı bir siyasal yol arayan çevreler bulunur.14 Vietnamlıların kendi örgütleri, talepleri ve anlaşmazlıkları vardı. Rambo’yu onların yerine koyan bir yorum, bu hayatları açıklamak yerine yeniden bir Amerikalının hikâyesiyle değiştirme tehlikesi taşır.

Hal Ashby’nin Coming Home’u (1978), eve dönüşü engellilik, yakınlık ve bakım üzerinden ele aldı. Vietnam gazisi Luke’un bedeni, savaşın sonuçlarını gündelik hayatın içine taşıyordu; filmin yapımında gerçek gaziler de yer aldı.15 Böylece savaşa ilişkin siyasi tartışma, sevilme ve bağımsız yaşama gibi somut ihtiyaçlarla birleşiyordu. Bu insani yakınlığın nasıl kullanıldığı ise o tarihte de tartışmalıydı. Jonathan Rosenbaum, 15 Haziran 1978’de yayımlanan eleştirisinde filmin yıldız oyuncuları ve nostaljik müziğinin Vietnam’ı rahat tüketilebilen bir hatırlama biçimine dönüştürmesine itiraz ediyordu.16

Bu eleştiri, Rambo hakkında bugün kurulabilecek sorunun sonradan icat edilmediğini gösterir. Bir film acıyı seyirciye yaklaştırırken, o acıyı doğuran siyasi çatışmaları daha kolay hazmedilir hâle de getirebilir. Seyircinin etkilenmesi, kendiliğinden tarihsel bir hesaplaşmanın gerçekleştiği anlamına gelmez. Etkinin nereye yöneltildiğini, kimi dinlemeye ve kimi görmezden gelmeye elverişli olduğunu ayrıca incelemek gerekir.

Viet Thanh Nguyen’in savaş hafızasına ilişkin yaklaşımı bu ayrımı açıklamaya yardım eder. Nothing Ever Dies kitabı üzerine Joel Whitney’yle söyleşisinde Nguyen, Amerikan sinemasının sıklıkla helikopterden aşağı bakan tarafta, Vietnamlıların ise aşağıdan yukarı bakan tarafta bulunduğunu anlatır.17 Kamera açısı burada yalnızca estetik bir karar değildir; hikâyeyi anlatma gücünün kimde olduğunu da düşündürür. Bu, sonradan geliştirilmiş bir eleştirel çerçevedir ve Kotcheff’in niyetine ilişkin doğrudan kanıt sayılmaz. Fakat First Blood’un Rambo’yu helikopterin altında bırakmasının anlamını tartışmak için verimli bir ölçüt sunar.

1960’ların sonu/1970’lerin başlarında Vietnam üzerinde uçan Bell UH-1 Iroquois (Huey) helikopterleri.

1982’ye yaklaşıldığında Amerikan gazisinin ruhsal yaralarının kamusal olarak tanınması için de yeni bir dil oluşmuştu. Travma sonrası stres bozukluğunun 1980’de DSM-III’e girmesi, bu tarihten önce travmanın bilinmediği anlamına gelmez; yaşanan belirtilerin tanınmasında kurumsal bir eşiktir.18 First Blood’un travma anıları ve finaldeki çözülme üzerinden kurduğu anlatı, bu bağlamda değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bir aksiyon karakterinin şiddetini bütün gazilere ya da travma yaşayan insanlara yaymak yanlış olur. Film, tek bir karakterin deneyimini dramatize eder.

Ruhsal yaraları tanıma çabasıyla askerî itibarı yeniden kurma çağrısı aynı dönemde yan yana bulunuyordu. Henüz başkan adayı olan Ronald Reagan, 18 Ağustos 1980’de Veterans of Foreign Wars toplantısında Vietnam müdahalesini “soylu bir dava” olarak niteledi. Savaşa ilişkin suçluluk duygusuna karşı çıktı; askerlerin kazanmasına izin vermeyen bir yönetimin onları savaşa göndermesini eleştirdi.19 Bu söylemde askerin uğradığı haksızlığı düzeltmek, savaşın amacını yeniden savunmakla birleşiyordu. Oysa bir askerin gördüğü zararı kabul etmek, müdahalenin haklılığını mantıksal olarak kanıtlamaz.

First Blood’un gösterime girmesinden yaklaşık üç hafta sonra, 13 Kasım 1982’de Vietnam Gazileri Anıtı Washington’da resmen açıldı.20 Maya Lin’in siyah granitten, isimlere ve ziyaretçinin yansımasına yer veren tasarımı, zafer gösterisinden farklı bir anma deneyimi öneriyordu. Tasarımın yarattığı itirazlar ve sonradan eklenen daha geleneksel figürler, kaybın nasıl temsil edileceğinin de bir mücadele konusu olduğunu gösterir.21 Anıtla filmi doğrudan birbirinin etkisi olarak okumak için kanıt yoktur. Aynı sonbaharda görünür olmaları, buna rağmen, ülkenin askerlerini nasıl hatırlayacağına ilişkin farklı cevapları yan yana getirir.

First Blood’un bu tarihe ulaşan kökleri, Reagan döneminden daha eskidir. Romanın yazarı David Morrell, kendi anlatımına göre, Vietnam’dan dönen öğrencilerinin yaşadıklarından ve 1968’de televizyonda izlediği savaş ile Amerikan kentlerindeki şiddet görüntülerinin benzerliğinden etkilendi. 1972’de yayımlanan romanda Rambo ve Teasle’ın bakışları arasında daha dengeli bir dağılım kurmuştu; film uyarlamasının ise Rambo’yu daha belirgin biçimde mağdurlaştırdığını belirtir.22 Bu geriye dönük tanıklık, hikâyenin Vietnam’ı Amerikan toprağına taşıma fikrini destekler. Aynı zamanda filmi yalnızca 1982’nin resmî siyasetinden türemiş bir ürün saymayı zorlaştırır.

Filmin başlangıcındaki çatışma, Rambo’nun kasabada yer bulamamasıyla açılır. Teasle onu dışarı çıkarır; geri dönmesi tutuklanmasına, karakoldaki kötü muamele de savaşta uğradığı işkencenin anılarına bağlanır. Ormana kaçtıktan sonra Galt helikopterden ona ateş eder; Rambo’nun attığı taşın ardından helikopterin sarsılmasıyla Galt düşerek ölür. Bu olay dizisi, seyircinin şiddetin ilk sorumlusunu ararken Rambo’ya yönelmesini güçleştirir. Film önce onun hareket alanını daraltır, sonra karşı koyuşunu izletir.

Rambo ile Vietnamlı siviller arasında bir benzerlik kurmayı mümkün kılan nokta burasıdır. Askerî imkânlara sahip bir kuvvet tarafından izlenen, saklanmak zorunda kalan ve varlığı tehdit sayılan insanın konumuna yerleşir. Üstelik kendisine yönelen kuvvet Amerikalıdır. Bu açıdan film, Amerikan seyircisini kendi devletinin şiddetine aşağıdan bakmaya davet edebilir. Vietnam’da başkalarına yöneltilen gücün, Amerika’da bir Amerikalıya yönelmesiyle empati kurmak kolaylaşır.

Ancak bu benzerlik, “Rambo Vietnamlı sivilleri temsil eder” sonucunu tek başına taşımaz. Rambo özel kuvvetler eğitimi almış, çatışmanın gidişini değiştirebilen bir savaşçıdır; savunmasız sivillerle aynı konumda değildir. Ormanda taktik üstünlük sağlaması, gerilla savaşıyla da benzerlik kurulmasına izin verir, fakat Vietnamlı sivil ile gerilla birbirinin yerine kullanılamaz. Filmdeki avlanan insan konumu, farklı deneyimler arasında kısmi bir yakınlık kurar. Bütün Vietnam tarihini tek karaktere tercüme etmez.

Bu yakınlığın siyasi etkisi de iki yönde gelişebilir. Seyirci, Rambo’ya yapılanları haksız bulduğu için başka toplumlara yöneltilen Amerikan şiddetini de sorgulayabilir. Aynı seyirci, mağduriyet Amerikan askerinin bedeninde toplandığı için Vietnam’ın asıl hikâyesini Amerikalıların uğradığı haksızlık olarak da hatırlayabilir. İlki, empatinin genişlemesidir; ikincisi, empatinin ulusal sınırda durmasıdır. Filmin ikisine de elvermesi, onu basit bir ideolojik etiketten daha ilginç kılar.

Yönetmenin kendi açıklaması, savaş karşıtı okuma lehine ciddi kanıt sunar. Kotcheff, Jim Hemphill’e 2016’da verdiği söyleşide, Rambo’nun hem kendi insanlarının hem Vietnamlıların öldürülmesinden yorulmuş biri olmasını istediğini anlatır. Stallone’un katkısıyla karakterin öldürme eylemlerinin azaltıldığını ve daha sonra devam filminin şiddeti yüceltir görünen yönünü benimsemediğini söyler.23 Bu tanıklık, ilk filmi bilinçli bir askerî zafer propagandası olarak tanımlamayı güçleştirir. Bununla birlikte, yönetmenin Vietnamlılara duyduğu empati ile filmde Vietnamlıların kendi seslerine ayrılan yer ayrı meselelerdir.

Filmin adı da bu ayrımı yoğunlaştırır. First Blood, çatışmayı kimin başlattığını ve karşı koyanın kendisini nasıl haklı gördüğünü düşünmeye çağırır. Kasabadaki olayların düzenlenişi, Rambo’nun ilk saldırgan olmadığı yargısını kuvvetlendirir. Bu yerel haklılık, bütün Vietnam Savaşı’na taşındığında ise sorun çıkar: Bir gazinin polis şiddetine uğraması, ABD’nin Vietnam’daki müdahalesini savunma savaşı hâline getirmez. Filmdeki kişinin masumiyetinden ulusun masumiyetine geçiş, ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir yorumdur.

Final konuşmasında iki farklı yakınma yan yana gelir. Rambo, sivil hayatta bir işte tutunamamasını ve arkadaşının ölümünün zihninden çıkmamasını anlatırken, kazanmasına izin verilmediğini de söyler. Savaş karşıtı protestocuların kendisini aşağılamasından yakınır.24 Bu konuşma, travmanın kişisel yükünü açığa çıkarırken savaşın anlamına ilişkin bir açıklama da önerir. Kaybın sorumluluğu, onu oraya gönderen ve yeterince desteklemeyen insanlara yönelir; Vietnamlıların uğradığı yıkım konuşmanın merkezine yerleşmez.

Arkadaşının ölümünü anlattığı anıda, ayakkabı boyama kutusunda bomba taşıyan bir çocuk bulunur. Böylece Vietnamlı bir çocuğun hikâyeye girişi bile Amerikan askerinin uğradığı dehşet üzerinden gerçekleşir. Seyirci o çocuğun hayatını, savaşın onu nasıl biçimlendirdiğini veya kendi kayıplarını öğrenmez. Bu tercih, Rambo’nun Vietnamlı masumların yerine geçtiği iddiasına önemli bir itirazdır: Film mağduriyet konumlarını birbirine yaklaştırabilir, ama Vietnamlılara aynı anlatısal yakınlığı vermez.

Buradaki söylem, Reagan’ın 1980 konuşmasıyla yan yana okunabilir. Her ikisinde de görevini yapan askerin onu yönetenler tarafından yarı yolda bırakılması düşüncesi vardır. Bu benzerlik, senaryonun Reagan’dan alındığını kanıtlamaz; aynı dönemde dolaşımdaki bir açıklama biçiminin filmde de karşılık bulduğunu düşündürür. Savaşın yanlışlığıyla savaşın kazanılmasına izin verilmemesi farklı iddialardır. First Blood, askerin acısını anlatırken bu ayrımı kesin olarak çözmez.

Rambo’nun protestocular hakkında söylediklerini de bütün bir dönemin toplumsal tutumunun belgesi gibi okuyamayız. Bunlar bir kurmaca karakterin sözleridir; gazilerin nasıl karşılandığına ilişkin genelleme için bağımsız tarihsel kanıt gerekir. Kerry’nin 1971’deki konuşması zaten daha karmaşık bir ilişki gösterir: Savaş karşıtı hareketin içinde askerler de vardır ve askerlerin korunmasıyla savaşın sona erdirilmesi aynı talepte birleşebilir. Film bu siyasi özneyi geri plana iterken, anlaşılmayan ve yalnız bırakılan gaziyi öne çıkarır. Bu seçim, anlattığı acıyı geçersizleştirmez; görünür kıldığı toplumsal imkânları sınırlar.

Rambo’nun finalde güçlü ve denetimli erkek görüntüsünü sürdürememesi de filmin savaş karşıtı etkisinin parçasıdır. Dövüşebilmek, kayıpla yaşamayı ya da sivil hayatta bağ kurmayı sağlamaz. Trautman’ın onu durdurup dinlemesi ise askerî hiyerarşiye bütünüyle kapalı bir son yaratmaz; Rambo’nun anlaşılabildiği bağ yine eski komutanıyla kurulur. Burada orduyu açıkça aklayan tek anlamlı bir mesaj bulmak güçtür. Yine de savaşın yarattığı insanın çareyi kendisini yetiştiren ilişki içinde araması, filmin kurumlarla hesaplaşmasının sınırlarından biridir.

First Blood’un anlattığı yalnız bırakılmış Vietnam gazisi imgesi, 1980’lerin başka popüler kültür eserlerinde de görülür. Bruce Springsteen’in 1984 tarihli “Born in the U.S.A.” şarkısının anlatıcısı da Vietnam’dan döndükten sonra iş bulamayan ve toplumda kendisine yer açılmadığını hisseden bir gazidir. Şarkının güçlü ve neredeyse zafer marşını andıran müziğiyle anlattığı yoksulluk ve dışlanma arasındaki karşıtlık, Rambo’nun fiziksel gücüyle sivil hayattaki çaresizliği arasında benzer bir gerilim yaratır. Buradaki ilişki doğrudan bir etkilenme değil, Vietnam gazisinin Amerikan kültüründe nasıl ortak bir mağduriyet figürüne dönüştüğünü gösteren tarihsel bir paralelliktir.

Rambo: First Blood Part II, 22 Mayıs 1985’te gösterime girdiğinde karakter artık yalnızca ülkesinde yer bulamayan bir gaziyi temsil etmiyordu. Yeni film Rambo’yu Amerikan savaş esirlerinin izini sürmek üzere yeniden Vietnam’a gönderiyor ve 1982’deki savunmacı, kırılgan konumu giderek saldırgan bir kurtarma kahramanlığına çeviriyordu. Bu değişimi yalnızca senaryo tercihleriyle açıklamak eksik kalır. First Blood ile devam filmi arasındaki üç yıl, Amerika’nın Vietnam’ı, askerî gücü ve kendi ulusal özgüvenini konuşma biçiminin de hızla değiştiği yıllardı.27,28

1970’lerin sonundaki siyasal ve ekonomik atmosfer, 1980’lerde ortaya çıkacak bu kültürel dönüşümün önemli arka planlarından birini oluşturdu. Vietnam Savaşı’nın 1975’te sona ermesi, yalnızca askerî bir yenilgi duygusu bırakmamıştı; savaş boyunca yönetimlerin kamuoyuna verdiği bilgilerle sahadaki gerçeklik arasındaki farkın ortaya çıkması, Pentagon Belgeleri ve Watergate skandalı gibi olaylarla birleşerek federal kurumlara duyulan güveni de aşındırmıştı. Richard Nixon’ın Watergate nedeniyle 1974’te istifa etmek zorunda kalması, başkanlık makamının otoritesine özellikle ağır bir darbe vurdu. Buna ekonomik sorunlar eklendi. 1973 petrol ambargosu enerji fiyatlarını hızla artırmış, on yıl boyunca Amerikan ekonomisi yüksek enflasyon ile düşük büyüme ve işsizliğin aynı anda görülebildiği “stagflation” sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. 1979 İran Devrimi’nin ardından petrol arzında yaşanan yeni sarsıntı ise benzin fiyatlarını ve enflasyon baskısını yeniden yükseltti. Reagan 1981’de göreve geldiğinde ekonomi çift haneli enflasyon ve son derece yüksek faiz oranlarıyla mücadele ediyordu.

Dış politikadaki gelişmeler de benzer bir belirsizlik duygusunu besledi. 4 Kasım 1979’da İranlı öğrenciler Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğini işgal ederek Amerikalı diplomatları rehin aldı; kriz 444 gün sürdü ve her gün televizyon haberlerinde yer aldı. Carter yönetiminin Nisan 1980’de rehineleri kurtarmak için başlattığı Operation Eagle Claw başarısız oldu ve sekiz Amerikan askeri hayatını kaybetti. Krizin uzaması, Carter yönetiminin kamuoyundaki güçsüzlük algısını daha da ağırlaştırdı. Aynı sırada Aralık 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti. Carter buna tahıl ambargosu, teknoloji kısıtlamaları, 1980 Moskova Olimpiyatları’nın boykot edilmesi ve Afgan direnişçilere desteğin artırılması gibi önlemlerle karşılık verdi. Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın yeniden sertleşmesi Reagan’ın göreve gelmesiyle başlamadı; Carter yönetiminin son yılında Washington zaten Sovyetler Birliği’ne karşı daha sert bir çizgiye yönelmişti. Ancak İran rehine krizi, Afganistan’ın işgali ve ekonomik sıkıntılar bir araya geldiğinde, 1980 seçimleri sırasında Amerika’nın içeride ve dışarıda kontrol kaybettiği yönündeki algı Reagan’ın kullanabileceği güçlü bir siyasi zemin oluşturdu.

Reagan’ın 1980 kampanyası bu ortamı yalnızca bir dizi ayrı kriz olarak değil, daha geniş bir Amerikan özgüveni ve gücü sorunu olarak çerçeveledi. Ekonomide yüksek vergilerin, federal düzenlemelerin ve büyüyen devletin özel girişimi zayıflattığını savunuyor; çözüm olarak vergi oranlarının düşürülmesini, düzenlemelerin azaltılmasını, özel yatırımların teşvik edilmesini ve federal hükümetin ekonomik hayattaki rolünün sınırlandırılmasını öneriyordu. Başkanlığının ilk yılında bireysel gelir vergilerinde üç yıla yayılan yüzde 25’lik bir indirim kabul edildi ve bazı federal programlarda kesintilere gidildi; bu yaklaşım daha sonra genel olarak “Reaganomics” adıyla anılacaktı. Bununla birlikte Reagan yönetimi devleti her alanda küçültmeye çalışmadı: sosyal ve ekonomik alanlarda federal rolü sınırlama söylemine karşılık savunma harcamalarının artırılmasını özellikle savundu.

Bu ayrım Reagan dönemini anlamak açısından önemlidir. Reagan’ın dış politika yaklaşımında temel kavramlardan biri “peace through strength” — güç yoluyla barış idi. Mantık, Amerikan askerî ve ekonomik gücü yeterince inandırıcı olursa rakiplerin saldırgan davranmaktan caydırılabileceği düşüncesine dayanıyordu. Reagan Temmuz 1980’de Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de savaşın özgür ülkeler güçlü olduğunda değil, zayıf göründüklerinde ortaya çıktığını savundu; seçim kampanyasının son günlerinde de ekonomik, askerî ve stratejik gücü barışın temel şartı olarak sundu. Başkan olduktan sonra yeni silah sistemlerine, askerî hazırlığa ve savunma bütçesine daha fazla kaynak ayrıldı; 1983’te açıklanan Strategic Defense Initiative (SDI) bu yeniden silahlanma siyasetinin en görünür projelerinden biri hâline geldi.

Dolayısıyla Reagan’ın yükselişini yalnızca “Amerika zayıftı, Reagan onu yeniden güçlü yaptı” biçiminde okumak tarihsel süreci fazla basitleştirir. Ekonomide enflasyonu düşüren sert para politikası, Reagan’dan önce Carter tarafından Federal Reserve başkanlığına getirilen Paul Volcker döneminde başlamıştı; Carter yönetimi de Sovyetlerin Afganistan işgalinin ardından savunma ve dış politika çizgisini sertleştirmişti. Reagan’ın ayırt edici yönü, bu gelişmeleri daha kapsamlı bir ulusal yenilenme anlatısına dönüştürmesi oldu. 1970’lerin ekonomik sıkıntılarını, Vietnam sonrasındaki tereddütleri ve dış politika krizlerini aynı “Amerika’nın yeniden ayağa kalkması” söylemi içinde birleştirdi. Birkaç yıl sonra Rambo: First Blood Part II ve Rambo III gibi filmlerde görülecek yeniden savaşma, kazanma ve dış düşmana karşı kararlı davranma imgelerinin Reagan dönemiyle kültürel yakınlığı da tam olarak bu noktada belirginleşir. Reagan’ın kendi söylemi 1984’e gelindiğinde artık “savunmayı yeniden kurduk”, “Amerika yeniden daha güçlü” gibi ifadeler etrafında şekilleniyordu.

Reagan bu yaklaşımı sık sık “peace through strength”, yani güç yoluyla barış formülüyle anlattı. 1980’de yaptığı bir dış politika konuşmasında barışın ekonomik, askerî ve stratejik güçle korunacağını savunuyordu. Başkanlığı sırasında bu ilke yalnızca retorikte kalmadı: yönetim büyük bir askerî modernizasyon programına yöneldi; donanma, nükleer kuvvetler ve yeni silah sistemleri için harcamalar arttı, 23 Mart 1983’te Strategic Defense Initiative ilan edildi. ABD Dışişleri Bakanlığı tarihçesine göre Reagan’ın iki başkanlık dönemi boyunca Savunma Bakanlığı bütçesi reel olarak yaklaşık yüzde 35 arttı.30,31

Rambo açısından daha doğrudan önemli olan kavram ise “Vietnam sendromu”ydu. Reagan 1982’de bu ifadeyi “self-doubt, vacillation, and confusion” — kendinden şüphe, kararsızlık ve kafa karışıklığı — ile ilişkilendirdi ve bunu Amerikan askerî gücündeki gerilemeyle birlikte anlattı. Böylece Vietnam’dan çıkarılan derslerden biri, başka ülkelerin savaşlarına müdahale konusunda daha ihtiyatlı olmak yerine, yenilginin Amerikan toplumunda yarattığı özgüven kaybını aşmak olarak çerçevelenebiliyordu. Bu, Vietnam’a karşı çıkan herkesin aynı dersi çıkardığı anlamına gelmez. Tam tersine savaş karşıtı hareket içinde müdahaleciliğin kendisini sorgulayan güçlü bir gelenek vardı. Reagan’ın söyleminin ayırt edici yanı, askerî çekingenliği başlı başına aşılması gereken bir sorun olarak sunmasıydı.28

Bu söylem, First Blood’un finalinde bulunan “asker görevini yaptı ama onu yönetenler yarı yolda bıraktı” duygusuyla kolayca temas edebiliyordu. Yine de iki metni özdeşleştirmemek gerekir. First Blood’un finali travma, işsizlik, kayıp ve anlaşılmama duygusunu taşırken; Reagan aynı dönemde askerî itibarı, ulusal kararlılığı ve devlet gücünü yeniden kurmaya çalışıyordu. Ortak nokta Vietnam’daki yenilgiyi tek başına cephedeki askerin yetersizliğiyle açıklamayı reddetmeleriydi. Ayrıldıkları nokta ise bundan sonra ne yapılması gerektiğiydi: ilk film, savaşın yarattığı insanı gösterir; Reagan’ın siyasal projesi ise Amerika’nın yeniden güçlü davranabileceğini göstermeye yönelir.19,28

Bu fark Rambo: First Blood Part II’de dramatik biçimde kapanır. Trautman yeni görevi anlattığında Rambo’nun “Do we get to win this time?” sorusu filmin temel mantığını birkaç kelimede toplar. Artık merkezde “Vietnam neden oldu?” ya da “Savaş insanlara ne yaptı?” sorularından çok, geçmiş yenilginin bu kez tersine çevrilip çevrilemeyeceği vardır. Rambo önce yalnızca esirlerin fotoğrafını çekmekle görevlendirilir; ancak yaşayan Amerikan savaş esirlerini bulduğunda emirlere karşı gelerek onları kurtarmaya yönelir. Amerikan bürokrasisinin operasyonu yarıda bırakması da yenilgiyi yeniden anlamlandıran bir çerçeve yaratır: savaşçının kapasitesi değil, onu sınırlayan siyasal ve bürokratik irade problem hâline gelir.27,32

Bu anlatının Reagan dönemindeki siyasal dille benzerliği güçlüdür; fakat benzerlik doğrudan devlet siparişi anlamına gelmez. Hollywood stüdyolarının ticari kararları, yıldız sisteminin talepleri, tür sinemasının değişimi ve seyirci beklentileri de bu filmleri şekillendirdi. Yine de Rambo II’nin başarısının ardından karakterin dönemin güç imgesiyle ne kadar kolay özdeşleştirilebildiğini Reagan’ın kendisi de istemeden görünür kıldı. 30 Haziran 1985’te TWA Flight 847 rehine krizinin sona ermesini duyuracağı konuşmadan hemen önce açık mikrofona, bir gece önce Rambo’yu izlediğini ve “bir dahaki sefere ne yapacağını” artık bildiğini söyleyen bir şaka yaptı. Library of Congress’in sergilediği “Ronbo” taşlaması, bu sözün dönemin popüler kültüründe ne kadar hızlı siyasal bir simgeye dönüştüğünü gösterir.33 Bu söz basına yansıdıktan kısa süre sonra fotomontaj sanatçısı Alfred Gescheidt, Reagan ile Rambo’yu birleştiren “Ronbo” adlı hiciv posterini hazırladı. Reagan’ı bir aksiyon kahramanı gibi sunan çalışma, Rambo’nun dönemin askerî güç ve sert liderlik imgeleriyle ne kadar hızlı özdeşleştirildiğini gösteriyordu.

Rambo II bu nedenle yalnızca bir kurtarma macerası değil, Vietnam’ın kültürel hafızada yeniden oynandığı bir “ikinci şans” anlatısı olarak da okunabilir. İlk filmde Rambo kendi ülkesinin polisinden kaçarken, ikinci filmde Amerikan bayrağını ve askerî beceriyi yeniden zaferle ilişkilendirir. Vietnamlılar ve Sovyet subayları büyük ölçüde kahramanın aşacağı düşmanlara dönüşür; Vietnam toplumunun kendi tarihi ve siyasal çeşitliliği daha da geri plana çekilir. Böylece First Blood’da belirlediğimiz sınırlılık büyür: Amerikan askeri artık yalnızca savaşın mağduru değil, aynı zamanda savaşın anlamını Amerikan zaferi üzerinden yeniden kuran merkezî figürdür.32,34

Bu dönüşüm 1980’lerin başka gişe filmleriyle birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir kültürel örüntüye oturur. Rocky IV’te Amerikalı bireyin Sovyet spor sistemine karşı zaferi, Top Gun’da askerî teknoloji ve pilotluk çevresinde kurulan cazibe, Red Dawn ve Commando gibi filmlerde doğrudan eylem kapasitesine duyulan güven farklı türlerde benzer bir sertlik ve kontrol imgesi üretir. Bunların hepsini tek bir siyasal mesajın kopyaları saymak doğru değildir. Film araştırmacısı Susan Jeffords, daha sonra bu dönemi “hard bodies” ve Amerika’nın Vietnam sonrasında erkeklik ile ulusal kimliği yeniden müzakere etmesi üzerinden incelemiştir. Bu çerçevede Stallone ve Schwarzenegger gibi aşırı biçimde güçlü bedenler yalnızca fiziksel bir ideal değil, yaralanmış ulusun tekrar kontrol kazanabileceği fikrinin de kültürel taşıyıcıları olarak yorumlanabilir.35

Rambo III, 25 Mayıs 1988’de gösterime girdiğinde bu mantığı Vietnam’ın dışına taşıdı. Filmde Rambo Afganistan’a gider, Sovyet kuvvetleriyle savaşır ve Afgan direnişçilerin yanında yer alır. Bu kurmaca yapı, Reagan yönetiminin Sovyet destekli veya Sovyet yanlısı güçlere karşı çeşitli anti-komünist hareketleri destekleyen dış politikasıyla açık bir paralellik taşır. ABD bu dönemde Afgan direnişine, Nikaragua’daki Contra güçlerine ve Angola’daki UNITA’ya destek verdi; bu yaklaşım daha sonra “Reagan Doctrine” adıyla anıldı. Rambo III’ü bu doktrinin resmî bir propaganda filmi saymak için doğrudan kanıt yoktur, fakat kahramanın Sovyet ordusuna karşı yerel direnişçilere yardım ettiği hikâye, aynı jeopolitik haritayı aksiyon sinemasının diliyle sadeleştirir.31,36

Burada dönemin çelişkilerini de korumak gerekir. Reagan yönetiminin anti-komünist güçlere verdiği destek, özellikle Nikaragua ve Orta Amerika bağlamında insan hakları, hukuki yetki ve yürütme gücü üzerine sert tartışmalar yarattı; İran-Contra skandalı da yönetimin dış politika yöntemlerini daha sonra ciddi biçimde sorgulattı. Afganistan’daki Sovyet işgaline direnen grupların da tek bir siyasal kimliği yoktu. Rambo III bütün bu karmaşıklığı kahramanlık anlatısına indirger. Dolayısıyla “Reagan Doctrine’in aksiyon filmi versiyonu” ifadesi açıklayıcı bir benzetme olabilir, fakat tarihsel gerçekliğin kendisi olarak alınmamalıdır.31

Reagan’ın Soğuk Savaş’ı anlatma biçimi bu sadeleştirmeye elverişliydi. Yönetim önceki détente siyasetinin ahlaki eşdeğerlik yarattığını savunuyor; temsilî hükümet, serbest piyasa ve bireysel özgürlüğü Sovyet komünizmine karşı daha açık biçimde üstün değerler olarak sunuyordu. Reagan 8 Mart 1983’te Sovyetler Birliği için “evil empire” ifadesini kullandı. Dışişleri Bakanlığı’nın tarihsel özetinde de Reagan döneminin Soğuk Savaş’ı iyi ile kötü arasında ahlaki bir çatışma olarak çerçevelediği belirtilir. Rambo III’ün kötülüğü belirgin, tarafları sade ve çözümü doğrudan eylem olan yapısı, bu retorikle yan yana getirildiğinde dönemin kültürel iklimi daha görünür olur.31,37

Böyle bakıldığında Rambo karakterinin on altı yıldan kısa sürede geçirdiği değişim özellikle çarpıcıdır. David Morrell’in 1972 romanında Rambo, Vietnam’daki şiddetin Amerika’ya taşınmasının karanlık bir sonucudur. 1982’de First Blood onu toplumun dışına itilmiş, travmalı bir gaziye dönüştürür. 1985’te Rambo II aynı bedeni Vietnam’ı bu kez “kazanma” arzusunun taşıyıcısı yapar. 1988’de Rambo III ise onu Sovyet yayılmasına karşı dünyanın başka bir cephesine götürür. Aynı karakter önce Amerikan militarizminin yarattığı insanı gösterirken, birkaç yıl sonra Amerikan askerî kudretinin fantezisini taşıyabilir hâle gelir. Bu değişim, filmlerin birbirini basitçe inkâr etmesinden çok, Amerikan hafızasının Vietnam’a yüklediği anlamların ne kadar hızlı yeniden düzenlenebildiğini gösterir.22,27,36

Başlangıçtaki soruya artık daha geniş bir cevap verilebilir. First Blood’un Vietnam’la yüzleşmesi güçlü fakat sınırlıdır: savaşın Amerikan askerinde bıraktığı yarayı görünür kılar, kendi ülkesinin kurumlarının uyguladığı şiddeti sorgulamaya açar, fakat Vietnamlıların deneyimlerini aynı anlatısal yakınlıkla taşımaz. Tam da bu nedenle film iki farklı geleceğe açıktır. Bir yönde, yaralanmış askere duyulan şefkat Amerikan müdahalesinin sonuçlarını daha geniş biçimde sorgulamaya götürebilir. Diğer yönde ise askerin haklı acısı, ulusun kendi geçmişini yeniden masumlaştırmasının başlangıç noktası olabilir.

Rambo II ve Rambo III ikinci imkânın popüler kültürde ne kadar güçlü olabileceğini gösterir. 1982’de savaş becerisi kendisini kurtarmaya yetmeyen ve finalde çözülen karakter, 1985’te Vietnam’a geri dönerek esirleri kurtarır; 1988’de Sovyet ordusuna karşı Afgan direnişinin yanında savaşır. Bu devam filmleri First Blood’un anlamını geriye dönük olarak tek başına belirlemez. Fakat ilk filmdeki “terk edilmiş asker” duygusunun, Reagan dönemindeki “yeniden güçlü Amerika” söylemiyle birleştiğinde nasıl bir zafer fantezisine dönüşebildiğini açıkça gösterir.32,36

Dolayısıyla Rambo’nun kültürel tarihi, Vietnam’ın Amerika’da nasıl hatırlandığına ilişkin daha büyük bir dönüşümü izlemeye imkân verir. First Blood, Vietnam’ın Amerika’da açık bıraktığı yarayı Amerika’nın Vietnam’da açtığı yaradan daha ayrıntılı anlatır. Devam filmleri ise bu yarayı tarihsel sorumluluğu derinleştirerek değil, kahramanın yeniden eyleme geçmesi ve bu kez kazanması üzerinden kapatmaya yönelir. Rambo’nun trajik gaziden muzaffer savaşçıya dönüşümü bu yüzden yalnızca bir aksiyon serisinin ton değişimi değildir; 1970’lerin kuşku ve yenilgi hafızasından 1980’lerin güç, kontrol ve yeniden kazanılmış ulusal özgüven anlatısına geçişin en görünür popüler kültür örneklerinden biridir.

Bu okumada en önemli ayrım, askere duyulan şefkat ile savaşı haklı çıkarma arasında otomatik bir bağ kurmamaktır. Rambo’nun acısı gerçek bir tarihsel deneyimin kurmaca ifadesi olabilir; aynı anda Vietnamlıların, savaş karşıtı gazilerin ve Amerikan dış politikasından etkilenen başka toplumların deneyimlerini gölgede bırakabilir. Serinin değişen siyaseti tam da bu gerilimde yatar: kimin yarası merkeze alınır, yenilginin nedeni nasıl açıklanır ve “iyileşme” hangi tür güç gösterisiyle hayal edilir? First Blood’dan Rambo III’e uzanan çizgi, bu soruların 1980’ler Amerika’sında nasıl yeniden cevaplandığını görmenin güçlü bir yoludur.



Kaynakça

1. American Film Institute. “First Blood” — AFI Catalog. Ted Kotcheff’in yönettiği 1982 filminin künyesi, gösterim tarihi, özet ve yapım tarihi; çevrimiçi katalog, tarihsiz.

2. U.S. National Archives. “Remembering Vietnam — Episodes 1–4”. Çevrimiçi tarih sergisi, tarihsiz.

3. U.S. National Archives. “Tonkin Gulf Resolution (1964)”. 7 Ağustos 1964 tarihli karar ve tarihsel açıklaması.

4. U.S. National Archives. “Remembering Vietnam — Episodes 5–8”. Çevrimiçi tarih sergisi, tarihsiz.

5. PBS, American Experience. “The My Lai Massacre: The Evidence”. Fotoğraflar ve soruşturma kayıtlarına dayalı tarihsel sunum, tarihsiz.

6. U.S. National Archives. “Pentagon Papers”. Savunma Bakanlığı çalışmasının arşiv sunumu; ilk basın yayını 1971, tam gizlilik kaldırma 2011.

7. U.S. National Archives. “Remembering Vietnam — Episodes 9–12”. Çevrimiçi tarih sergisi, tarihsiz.

8. Stanford University, Martin Luther King, Jr. Research and Education Institute. “Beyond Vietnam”. 4 Nisan 1967 konuşmasına ilişkin ansiklopedi maddesi.

9. John Kerry. “Statement Before the Senate Foreign Relations Committee”. 22 Nisan 1971. Konuşma metni, University of Maryland, Voices of Democracy.

10. Nicole Wallius. “Day in History” — 20 Aralık 1969 tarihli “Fortunate Son” bölümü. UCSB Center for Cold War Studies; sayfanın yayın tarihi belirtilmiyor. Şarkının sınıf eleştirisi için kullanılmıştır.

11. Wikipedia. “Ohio (Crosby, Stills, Nash & Young song)”. Şarkının 1970’te yayımlanması ve Kent State bağlamı için başvurulan ikincil kaynak.

12. Motown Museum. “Still Going On”. What’s Going On albümünün ellinci yılına ilişkin çevrimiçi sergi, 2021.

13. Robert K. Brigham. “Hearts and Minds: The Human Connection”. The Criterion Collection, 24 Haziran 2014; ilk sürüm 2002 baskısı için yazılmıştır.

14. Ngo Vinh Long. “Hearts and Minds: Moving the People”. The Criterion Collection, 27 Haziran 2014; ilk sürüm 2002 baskısı için yazılmıştır.

15. American Film Institute. “Coming Home (1978) — AFI Catalog Spotlight”. Filmin yapımı ve gazi temsiline ilişkin katalog yazısı.

16. Jonathan Rosenbaum. “War Bonds” — Coming Home eleştirisi. İlk yayın San Diego Reader, 15 Haziran 1978; yazarın sitesinde küçük değişikliklerle yeniden yayın, 16 Şubat 2024.

17. Joel Whitney. Viet Thanh Nguyen ile Nothing Ever Dies üzerine söyleşi. 2016 tarihli kitap üzerine söyleşi; web sayfasında yayın günü belirtilmiyor.

18. Matthew J. Friedman. “History of PTSD in Veterans: Civil War to DSM-5”. U.S. Department of Veterans Affairs, National Center for PTSD; çevrimiçi tarihsel açıklama.

19. Ronald Reagan. “Address to the Veterans of Foreign Wars Convention in Chicago”. 18 Ağustos 1980. The American Presidency Project, UCSB.

20. Vietnam Veterans Memorial Fund. “40 Photos from the 1982 Dedication of the Vietnam Veterans Memorial”. 10 Kasım 2022. 13 Kasım 1982 açılışına ilişkin fotoğraf arşivi.

21. U.S. National Park Service. “Vietnam Veterans Memorial”. Tasarım ve anma tartışmaları için kullanılmıştır; açılış tarihi için VVMF arşivi esas alınmıştır.

22. David Morrell. “Morrell on Rambo”. Yazarın kendi sitesindeki geriye dönük söyleşi; tarihsiz.

23. Jim Hemphill. “Ted Kotcheff on Making First Blood, Changing Rambo’s Suicide Mission and (Not) Working with Kirk Douglas”. Filmmaker, 7 Haziran 2016. Yönetmenle söyleşi.

24. Michael Kozoll, William Sackheim ve Sylvester Stallone. First Blood final konuşmasının çevrimiçi transkripsiyonu. Whysanity Movie Monologues, tarihsiz; 1982 filmindeki kurmaca diyalog için ikincil transkripsiyon.

25. Bruce Springsteen resmî sitesi. “Born in the U.S.A.” — albüm künyesi. Albümün yayın tarihi 4 Haziran 1984.

26. Bruce Springsteen resmî sitesi. “Born in the U.S.A.” — şarkı sayfası. 1984 tarihli şarkının resmî metni.

27. American Film Institute. “Rambo: First Blood Part II” — AFI Catalog. George P. Cosmatos’un yönettiği 1985 filminin künyesi ve özeti.

28. Ronald Reagan. “Remarks in Los Angeles at a California Republican Party Fundraising Dinner”. 30 Haziran 1982. Ronald Reagan Presidential Library; “Vietnam Syndrome” ifadesini “self-doubt, vacillation, and confusion” ile ilişkilendirdiği konuşma.

29. Ronald Reagan Presidential Library. “The Reagan Presidency”. Reagan yönetiminin iç politika, ekonomi ve dış politika önceliklerine ilişkin kurumsal özet; Reagan’ın 1980 seçimi ve yönetim yaklaşımı için kullanılmıştır.

30. Ronald Reagan. “A Strategy for Peace in the 80s”. 24 Eylül 1980. Ronald Reagan Presidential Library; “peace through strength” yaklaşımının seçim dönemi formülasyonu.

31. U.S. Department of State, Office of the Historian. “1981–1988: The Presidency of Ronald W. Reagan”. Reagan döneminde savunma harcamaları, Strategic Defense Initiative, Afgan direnişi, Contras ve UNITA desteği ile Reagan Doctrine çerçevesi için kullanılmıştır.

32. American Film Institute. “Rambo: First Blood Part II” — AFI Catalog. 22 Mayıs 1985 gösterim tarihi, yapım bilgileri ve film özeti.

33. Library of Congress. “Politics and Camp — Hope for America: Performers, Politics and Pop Culture”. Reagan’ın 30 Haziran 1985’te Rambo üzerine açık mikrofona yaptığı şaka ve ardından üretilen “Ronbo” taşlaması için kullanılmıştır.

34. British Film Institute. “A history of Hollywood sequels in 10 influential films”. Rambo: First Blood Part II’nin ilk filme göre ideolojik ve ton bakımından değişimine ilişkin ikincil değerlendirme.

35. Susan Jeffords. Hard Bodies: Hollywood Masculinity in the Reagan Era. Rutgers University Press, 1993. 1980’ler aksiyon sineması, erkeklik, ulusal kimlik ve Reagan dönemi arasındaki ilişki için başvurulan çalışma.

36. American Film Institute. “Rambo III” — AFI Catalog. 25 Mayıs 1988 gösterim tarihi, yapım bilgileri ve film özeti.

37. Ronald Reagan Presidential Library. “Major Presidential Speeches — First Term: 1981–1984”; 8 Mart 1983 National Association of Evangelicals konuşması (“Evil Empire” speech). Reagan’ın Sovyetler Birliği’ne ilişkin ahlaki Soğuk Savaş retoriği için kullanılmıştır.